26 Aralık 2009 Cumartesi

Ne deniz bıkar dalgalardan ne rüzgâr esmekten. Ve bir şarkı mırıldanır heryer. Rüzgârın ıslığı şelalenin şırıltısı ve göğün kükremesi... Ne kalp bıkar sevmekten ne de yaş bıkar akmaktan... Bir kız utanır kızarır sevgisinden, bir dudak ısırılır kanar engellemekten... Ve dünya döner; hiç durmadan inadına. Ne soluklanmaya zaman bırakır ne de olduğun yerde durmaya...
Ve tuzlu denizin kenarında bir kayaya ilişmiş oturan bir kızdan iki damla gözyaşı düşer denize. Rüzgâr tersine esmeye başlar dalgalar aksi yöne gider. Bir asi yürek durdurur dünyayı; kendinden vazgeçmeyen dünyayı...

19 Aralık 2009 Cumartesi

Fasl-ı muhabbet' ten

Söyleyemem derdimi kimseye, dermân olmasın diye
İnleyen şu kalbimin sesini ağyâr duymasın diye
Sakladım gözyaşımı vefâsız o yâr görmesin diye
İnleyen şu kalbimin sesini ağyâr duymasın diye

Concik' ime selamlar...:)

18 Aralık 2009 Cuma

Bir hikaye yazdım ve karakterler canlandı. Özgür olmak istediler, kaybederim diye izin vermedim. Kızdılar ve terk ettiler. Arkalarından seslendim, yalvardım ama dönmediler. Bir hikaye yazdım adını koyamadım; kahramanları kayboldu...

17 Aralık 2009 Perşembe

Bu benim hikayem... Geçip gidiyorum ama kalıcı değilim. Toprağın en üst tabakası gibiyim. Sebzeyi yetiştiren benim de yağmur a akıp ilk kaybolan da benim. Ben geçiciyim bu hayatlarda. Bir  orda bir burda sadece akıyorum; kabul edilemeyecek kadar fuzuli...

14 Aralık 2009 Pazartesi

Ve insanlar değişir...

30 Kasım 2009 Pazartesi

Vazgeçtim

Yüreğimden dökülen sessiz çığlıklar yerini haykırışlara bıraktı. Artık saklandığım kayanın arkasından gün doğumuna çıkma zamanı. Acının verdiği burukluğu sahte gülücükler kapatamayacak artık.
Ve artık vazgeçiyorum... Hayattan fazlasını istemekten vazgeçiyorum. Elimde olmayanlara karşı olan ihtiyacın ötesindeki arzudan "vazgeçiyorum". Her şekilde. Sadece nefes alıyorum. "Yaşamak" bitti, sadece "var olmak" zamanı şimdi...


"Vazgeçtim gözlerinden
Vazgeçtim sözlerinden
Bir ah de yeter
Sessizce, kimsesizce gönderdim dudaklarımı
Öpme, al yeter

Hiç tanımaz ellerim ellerini
Bilmez yüreğim bilmez yüreğini

Ah bu koku, bu ten, bu dokunuş
Ah bu delilik sarsar bedenimi
Yok olmak anıdır şimdi

Sezen Aksu"

23 Kasım 2009 Pazartesi

Yaşamak

       (Sinop' un derin dalgalarından kopmuş kaya parçaları...)

  Her saniye nefes alıp veriyoruz. Her gün yemek yiyor, uyuyor, yürüyoruz. Her gün "yaşadık bugünü de" diyoruz; ama... Yaşamak bunların hiçbiri. Yaşamak içindeki sesin dediklerini duyabilmekte; bazen dediğini yapmakta bazense reddetmekte. Yaşamak anlam katmakta. Bir dağın tepesinden köpüren dalgalara baktığında içindeki ruhları hissetmekte; görmekte. Yaşamak rüzgardan coşmuş denizin sesini dinlemekte; haykırışlarına kulak vermekte. Yaşamak kendi nefes alışından çok etrafındaki herşeyin nefes alışını farketmekte.

     Yaşamak kendinde değil gördüklerinde!!!

13 Kasım 2009 Cuma

Üç Maymun Olmuş Üç Kedi:D


3 Kasım 2009 Salı

"Hayatta izler bırakabilmek arkamızda" buydu benim amacım. Öyle de yapacağım, en azından kendimde vazgeçilmez izler bırakacağım. Kar üstünde kalmış ayakkabı izleriyle kendi ayakkabı izlerini karşılaştıran çocukların içlerinden geçen benim de kalsın karda izim, benim de ayakkabılarımın izlerini başkaları kendileriyle karşılaştırsın düşüncesini yaşatmak istiyorum ben de. Akıllarda ufacık da olsa bir soru, kelime veyahut sade bir gülümseme olarak kalmak istiyorum. Şu dünyadan hiç kimsenin kalbine bulaşmamış bir halde gitmek istemiyorum. Ben birinin kalbine bulaşmış, ölüyorken belki de benim de kalbime bulaşılmış istiyorum. Dünyaya sadece nefes alan bir parazit olarak gelmiş olmak istemiyorum. Bir amacım olmalı ve bu amaç uğrunda çalışırken başka kalplerin amaçlarına da ortak olmalıyım. Ne de olsa yalnız değiliz bu dünyada. "Paylaşmak, paylaşılmak" duygularını yaşamalıyım. Hayatımın en önemli insanı için ben de en önemli olmalıyım (imkansız olsa da...). Sadece bu hayallerle yaşıyor olmak bile parazitlikten, nedensizlikten kurtarır bizi aslında. Hayata "amaçsız" olmak yerine sonuna kadar çabalıyıp da sonuç alamamış olmayı tercih ederim, bu yüzden ben de iz bırakacağım arkamda. Hani basılan kar buz tutarsa daha zor erir ya ben o buz olacak izi bırakacağım; hatta yeni dökülmiş çimentoya avucumun içiyle hafifçe bastıracağım sonsuza kadar ona baktıkça kendimi hatırlamak için...

18.06.2009

20 Ekim 2009 Salı

Alabora

Alabora olmak üzere olan bir gemiyim; aslında çoktan okyanusun dibini boylamışım ama... Ama daha kabullenememişim yenilgiyi. Halân suyun üstünde çabladığımı sanıyorum; hem de boşuna olduğunu bile bile... Ama yine de kaybedenlerden değilim ben, kimse kaybetmez bu dünyada. Bazen kaybettiklerin ağır basarsa karamsarlığın kazandıklarını görmene engel olur sadece; ama ben onlardan değilim, şuan... Zamanla olur muyum, yoksa kazananlar grubuna mı girerim hiç bilmem; ama... Ama sabırsızlığım beni alobara eden daha kaybetmeden. Ve ben farkındayım; son kozlarımı oynuyorum. Kaybetmeye ramak kaldı, çok iyi biliyorum; yapabileceğim tek şey beklemek bir yandan su üstünde çabalarken diğer yandan rüzgârın yönünü değiştirmesini beklemek. Peki değiştirecek mi; hiç sanmam. Ama yine de ben daha batmadım; en azından öyle düşünüyorum doğru olmasa da...


18 Ekim 2009 Pazar

Orcik, Concik, Gubidik Show:)

Leva’s Polka çalar kırmızı perdeli salonda.

- Ben Orcik
- Ben Concik
- Ben de Gubidik

der üç arkadaş ve show başlar.

Concik kurabiye yapar bademler içinde, Orcikse şeker cevizler içinde. Gubidik telefon başındadır elinde isimlerle. Akşama davet vardır; Orcik, Concik ve Gubidik’ in daveti. Orcik başlar yakınmaya:

- Hadi be yeter Gubidik, gel de yardım et artık. Aradın işte herkesi daha ne yapıyorsun?

Gubidik: Seni sevdiğim güne naanet olsun be, daha bitmedi. Herkes gelsin diye uğraşıyoruz şurda, tövbe tövbe.

Orcik: Ya bi sus be! Aradın işte herkesi yeter. Bak yetişmeyecek bunlar, hadi yardım et artık.

Gubidik: Neyine yetişmeyecek, altı üstü şeker yapıyorsun; neye benzediği bile belli değil.

Orcik: Ne belli değil? Bu bildiğin şekerlerden değil tamam mı?

Gubidik: Döverim seni bebe!

Orcik: Nereye dövüyosun be, bak şiddet uygularım.

Gubidik: Senin kafanı koparır, boğaz köprüsünden aşağı atarım.

Orcik: Pis, gıcık nalet!

Gubidik: Camışşş!

Concik: Aaa yeter ama! Şurda kurabiye yapıyorum. Bozmayın asabımı yoksa hepsini yakarım fırında.

Orcik: Ona da yanık kurabiye dersin artık.

Ve sessizlik:)

Şeker kokusu kurabiyeye karışırken Gubidik’ in de işleri bitmiştir artık. Canı sıkılır ve derki:

- Uçmak istiyorum ben!

Orcik: Yalan o iş, boşuna heveslenme.

Concik: Sana mesleğini her sorduktan sonra “Uçacak mısın şimdi sen?” demelerinden sıkılmışa benzemiyorsun Gubidik:)

Gubidik: Ama uçmak istiyorum, kim buna engel.

Orcik: Dünya buna engel.

Gubidik: Böyle bir dünya yok aslında. Siz yoksunuz, sadece ben varım. Bunlarda zihnimde yarattıklarım.

Orcik: Tabi tabi zaten sen de gerçekte uçuyorsun aslında. Böyle kanat çırpa çırpa (Orcik ellerini iki yana açıp hangi kuşu taklit ettiği belli olmadan uçma taklidi yapar.)

- Ho ne lan?

Orcik, Concik, Gubidik aynı anda yukarı bakarlar. Ve kendilerine doğru “iniş” yapmakta olan karatıyı fark ederler.

- Öyle mi uçulur böyle yapacaksın der “Hon-elan”

Orcik: Dur, dur tamam uçma tekrar, gelmişken gitme artık.

Concik: Evet kal, bak kurabiye yapıyorum:)

Hon-elan: Hobarey!

Gubidik birden gözlerini açar ve

- Ho ne lan? Der

İşte dördünün gülmekten kırıldıkları an budur.

Ve ardından Orcik, şekerlerine, Concik de kurabiyelerine döner. Gubidik ve Hon-elan hala uçmaktan söz etmektedirler. Hon-elan:

- Oğlum kimse benim gibi uçamaz, lan der ve

- Affedersin de, bu salonun en iyi uçucusu benim, hah.

Bu cümleyi duyan Orcik ve Concik hiç kafalarını kaldırmadan “Omirsiz” geldi derler ve gülmeye başlarlar. Omirsiz hala omurgasına sahip olamaz halde,

- Benden iyi kimse uçamaz der.

Herkes susar ve bir sn sonra kahkaha atmaya başlarlar.

Ve ardından tekrar Orcik ve Concik’ i kurabiye ve şekerleriyle baş başa bırakarak konuşmaya devam ederler.

Acayip bir korna sesi duyulur birden. Kafalar çevrilir ve gelen arabaya bakılır.

Gubidik: Aaa, Nezih geldi! der:)

Ve Nezih’ ten iki kişi iner. Onlar yaklaşırken,

Omirsiz: Nezih’ e binmeyi de çok özledim. Bilemiyorum yani, neyse der. Ardından,

Gubidik: Hakikaten ya müzik açıp, ön koltukta oturmayalı çok oldu be.

Concik: Eh, Nezih’ i gördüğümüz mü var da binelim yani.

Orcik: Doğru yani, hıh der. Ardından Nezih’ in şoförü:

- Adamı sinir etme tamam mı? İki dakika adam ol bi der. Ve başka bir ses:

- O benim repliğimdi çaldın diye girer araya.

Bu “Rahat”tır.

Nezih’ in şoförü: Nerden senin repliğin oluyor, ben bunu senelerdir söylerim be.

Rahat: Teh, hadi ordan. Ben bunu kaç senedir kullandığımı unuttum.

Concik: Aa, Rahat! Erkencisin bayağı. Biz seni yemeğin sonuna bekliyorduk.

Rahat: Ya aslında işim vardı, yoksa daha uyumayı planlıyordum ben.

- Leeyn, beni unuttunuz burada.

Herkes Nezih’ in yanında duran kıza bakar ve

- Aaaa, hakkaten! sesleri yükselir kahkahalarla.

Omirsiz: Kısmet:)

- Ben geldim!

Nezih’ in yanındaki kız tekrar unutulur ve herkes yeni gelene bakar. Bu gelen “Deydağ”dır. Yine ağzı kulaklarındadır ve otuz iki dişi rahatlıkla sayılabilmektedir. Nasılsın, napıyosun muhabbetlerinden sonra Omirsiz birden:

- Ya o değil de ben acıktım bayağı, şu kurabiyeler şekerler ne durumda ya der.

Concik: Olmak üzereler, sabret biraz.

Omirsiz: Onu bilelim de.

- Bence çiğköfteciye gidelim

Bütün gözlerde acayip bir parlama olur ve bu cümleyi söyleyene bakarlar. Gelen “Serseri”dir.

Nezih’ in şoförü: Ya evet bence de diye direk gaza gelir.

Concik, Gubidik, Rahat, Deydağ yani herkes bu fikre bayılmıştır.

Orcik: Ya kurabiyeler ne olacak?

Gubidik: Aman be boş ver kurabiyeyi. Doymayız onla.

Orcik: Concik bir şey söylesene, sen de mi onlardan yanasın?

Concik: Ya nolcak çiğköfte yeriz sonra gelir üstüne kurabiyelerimizi yeriz.

Serseri: Şu yakında bir çiğköfteci açılmış. Acayip güzel. Oraya gidelim bence.

Nezih’ in şoförü: Ya bırak ya! Sen ne anlarsın çiğköfteden?

Serseri: Oğlum adam ol lan!

Rahat: Ya noluyo ya herkes benim repliklerimi çalıyo!

Omirsiz: Olur öle, sıkma canını

Gubidik: Sana bişi olmasın

Deydağ: Orası güzel ama gerçekten. Biz de gittik. Beğendik bayağı.

Concik: Evet, evet gidelim.

Omirsiz: Ama şuradaki de güzelmiş. Bence oraya gidelim.

Gubidik: Hadi ama karar verelim.

Orcik: Off ya, yine mi çiğköfte yicez. Aman ya ne zaman vazgeçeceksiniz bu sevdadan?

- Ne çiğköftesi?

- Ne gitmesi?

Tüm kafalar tekrar “seslerin” geldiği tarafa çevrilir. Bu gelenler “Bitişikler”dir. Açık saçlı olan:

- Nereye gidiyorsunuz ya? Bize haber vermeyi düşünüyor muydunuz acaba?

Nezih’ in şoförü: Geldi bizim Bitişikler. Ne zaman ayrılmayı düşünüyorsunuz?

Kıvırcık saçlı Bitişik: Ya sanki bilmiyorsun. Ne kadar ameliyata girdiysek ayıramadılar işte, ne yapalım yani.

Nezih’ in şoförü: Neticeye değil haticeye bak sen.

Gubidik: Seni aradım o kadar neden açmadın telefonunu?

Kıvırcık Bitişik: Ya telefonumu kaybettim yine ben. Buraya gelicez diye de aramadık tekrar.

Gubidik: Onu bilelim de!

Deydağ: Ya hadi bir karara varın. Gidiyor muyuz gitmiyor muyuz?

Açık saçlı Bitişik: Nereye gidiyoruz ki?

Concik: Çiğköfte yemeye:)

Açık saçlı Bitişik: Ooo, süper, hadi gidelim hemen, acıktım ben.

Omirsiz: Evet, evet bence de.

Nezih’ in yanındaki kız: Hadi o zaman!

Rahat: Tamam mı şimdi? Herkes hem fikir mi gidiyor muyuz?

Orcik: Gidiyoruz işte. Hadi bari arabalara gidelim.

Deydağ: Hadi, hadi!

Kıvırcık Bitişik: Ya, hadi karar verildi gidelim artıkkk.

Gubidik: Ohooo! Hadi ya yoksa belediye başkan adayı olurum ben de.

Serseri: Ya bir koku var sanki?

Nezih’ in yanındaki kız: Evet, evet yanık kokusu gibi.

Gubidik: Aaa, hakkaten, ne yanıyor acaba?

Ve bir anda Concik ile Orcik’ in gözleri parlar ve

Orcik: Şekerlerim!!

Concik: Kurabiyelerim!!

Diye haykırırlar ve Leva’s Polka ile açılan perde onun ile kapanır.




Orcik yazdı, Gubidik tasdikledi.

Concik’ in bir yazısından esinlendi.




Oynayanlar:

Orcik
Concik
Gubidik
Nezih’ in şoförü
Nezih’ in yanındaki kız
Kıvırcık Bitişik
Açık saçlı Bitişik
Hon-elan
Deydağ
Serseri
Rahat
Omirsiz



10/2009

Bizi özleyin anacımmm…:)


12 Ekim 2009 Pazartesi

Ruhun denize aktığı yerdeyim. Ruh muyum deniz mi? Hangisi olsa sonuç aynı; birleşim ve ben mutluyum. Bedenimdeki yorgunluğun ruhuma bıraktığı dinçlikle mutluyum. Hayatın anlamına değil yaşayışına bakıyorum ve gördüğüm; mutlu ve arayışındaki insanlar.:)

30 Eylül 2009 Çarşamba

Yıldızların en yalnızı

Her bir yıldız iki kalbi bağlar birbirine. Gökyüzünde bir yıldızı vardır herkesin. Baktığında kalbindeki aynasını gördüğü bir yıldız. Bazen o yansıma da görür onu, bazen ise başka bir ayna yansıtır yıldızına onu. Kimilerinin ise sadece tek bir yolu vardır yıldızına; ama herkes bir yıldıza sahiptir. Gökyüzünde kayan her yıldız aynasını bulma yolundadır. Parlaklığını kaybedenler ise aynalarını kaybetmiştir. Yansıma aynayı farkettiği an ise parlaklığı kat kat artar yıldızın. Herkesin bir yıldızı vardır, umudunu sonsuza kadar kaybetmiş olanların bile... Ve ben bu yıldızların ortasında bir ayım sadece. Tek başıma, yapayalnız. Aynama bağlıyım ama aynı zamanda ondan ayrı. Ben sadece bir ayım. Gökyüzünde yapayalnız bir ay!


29 Eylül 2009 Salı

Sırıtıyorum dünyaya, dünya da bana.:) Belki mutluluk belki sade bir aldatmaca ama ben sırıtıyorum durmadan. Belki "tekrar" kırılmaktan korktuğumdan belki de sadece mutlu gözükmek için sırıtıyorum.:D Bir merhem olamaz bana ama biliyorum böylelikle acılardan kaçacağım. Ben bir palyaço gibi sırıtıyorum dünyaya ve kendime!


14 Ağustos 2009 Cuma

Milyonlarca kilometre uzaktaki bir yıldız gibisin benim için. Çok uzaktasın; ama ışığınla yanı başımda gibisin. Sanki elimi uzatsam sana ulaşabilecekmişim gibi geliyor bazen; ama aldatmaca biliyorum. Küçük bir çocuğun ay dedenin gerçek olmadığını öğrenmesi gibi birşey bu. Geceleri "ay dede, ay dede..." diye şarkı söyleyerek uyku dalarken bir gün gelip de ay dedenin var olmadığını anladığı andaki yaşadığı mutsuzluk bendeki de..."Mutsuzluk", gerçekten de öyle mi?
Böyle düşünmek kaderine boyun eğmek olurdu; ama insan hep kader kader diye yaşayamaz ya! Bu yaşananların hepsi aksine mutluluk getiriyor insana, tahmin edemeyeceği dercede mutluluk. Hatta huzur bile:)

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Zamanın kıyıya vuran balıklarındanım ben. Sığlıktan ısınmış denizin taşları arasında yem arayan bir balık. Dalgalardan sürüklenerek gelmiş, yeni bir kıyının heyecanıyla yaşayan ufacık bir balığım sadece.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Tuzu Dudaklarımda Kalmış Dalgalara...




5 Temmuz 2009 Pazar

Başlamadan bitmek zorunda kalan bir aşk hikayesi... Kelimelerin her biri hüzün taşıyor. Bir kalbin kaldıramayacağı kadar fazla hüzün... Hep yaşansaydı, olsaydı, ne olurdu sanki diye kafa kurcalayan sorularla boğuşturuyor insanı. Kaybetme korkusu en büyük sorun. kaybetmemek için insanın kendine koyduğu engeller ve bu engeller sonucunda kazanıp kaybettiklerinin kıyası... Yaptığın her hareketi kırk kere düşünmenin yorgunluğu sonucu doğallığını kaybedeb davranışlar ve arkasından duyulan pişmanlıklar. Hep keşke yapmasaydım, söylemeseydim diye başını taştan taşa vurmalar. Görsen bir türlü, görmesen bir türlü...
Uzaklaşınca herşey çok daha farklı oluyor. Aklından hiç çıkmayan o kısacık anılar bir film şeridi gibi geçiyor gözlerinin önünden. Yaşadığın her anın saniyelerini kazıyorsun kafana. Duyduğun özlem kalbini acıtsa da anıların mutluluğu yüreğini ısıtıyor. Yetmiyor elbet, aklında kalmış bir görüntü ve ağzından dökülen kelimeler. Yetmiyor ama uzaklaşınca anlıyorsun sevgini; sevilmediğini de farkediyorsun, en acısı da bu. "Sevilememek". Çok ağır bir kelime bu. Bir insanın hayatında isteyeceği en son şey olsa gerek. Farkediyorsun farketmesine de anlıyorsun da ne yapsan nafile. Ne kadar beklesen, umut etsen de boş anlıyorsun. Acıların çoğalıyor gibi gözükse de kendini kandırmayı bıraktığından kalbinde yaşadığın sevginin mutluluğu ağır basıyor artık. üzülmüyorsun, aksine yaşadığın anların kıymetini anlıyorsun. Aslında kimseyi kaybetmediğini ve kaybetmeyeceğini...
Yeni bir başlangıç oluyor bu sana. Aslında herşeyin aynı olduğu ama aynı zamanda farklı. Kendini değiştirmeden duygularını değiştirmeden yeni bir sen oluyorsun. Olgunlaşmak diyorlar buna galiba. Evet olgunlaşıyorsun, herşeyi olduğu gibi kabul edip kendinden de vazgeçmiyorsun. Asla bırakmıyorsun kalbindekileri. Duygularından vazgeçmiş bir insan kendinden vazgeçmiştir. Bu da ruhunu satmışlardan ayırmaz insanı. Dimdik ayakta durmayı öğreniyoruz. eski benliğinle yeni bir sen doğuruyoruz; mutluluk dolu.


21 Haziran 2009 Pazar

Kumdan kaleler yapmak...




Çocukluğumuzun vazgeçilmezi değil midir? Akşama doğru yavaşça çekilmeye başlayan denizin kıyıda bıraktığı nemli hatta ıslak toprağı birleştirerek yaparız kalelerimizi. Bazen ortasına bir havuz yerleştiririz. Binbr zorlukla hapsettiğimiz suyun sıcaklığındaki değişimi gözlemleriz. akşam rüzgarıyla dalgalanmaya başlayan deniz korkutmaz bizi. Sadece ufacık bir dalgayla bile yıkılacağını bilsek de kalelerimizin devam ederiz. Korkutamaz bizi ne deniz ne rüzgar. Saatlerce uğraşırız bazen, yorulur bıkacak seviyeye geliriz taki bittiği ana kadar. O an ayağa kalkıp "şaheserimiz" e bakarız çeşitli çeşitli açılardan. Yüzümüze yayılan gülümseme herşeyi alır götürür geride mutluluğubırakarak. Etrafında gezerken ayağımıza değen deniz suyunu farkettiğimizde derin bir ümitsizliğe kapılırız; ama içimizden şunlar geçer; yıkan deniz olsun başkaları değil. Evet denizin yıkmasına ses çıkaramayız ama biraz "yaramaz" çocukların kendilerince eğlenceli buldukları yıkım işine çok bozuluruz. Onun için yaparken hep tetikteyizdir. Güneş batıp da terk etmek zorunda olduğumuzda hiç ummasakta yarın geldiğimizde bu kalenin hala duruyor olmasını dileriz. Gözümüz arkada gideriz. Ertesi gün gelip de yıkılmamış bulan var mıdır bilmem ama hep umutsuzlukla sonuçlanır bu serüvan. Fakat umutsuzluğunu başka bir kale yaparak geçirebileceğin bir maceradır. Hiç bıkmadan her gün farklı bir tarz deniyerek, aklında belki bugün yaptığım yıkılmaz düşüncesiyle yapılır o kumdan kaleler. Hayatı da kum kaleler yaparak yaşamalı aslında. İlk başarısızlıkta vazgeçmemeyi öğrenerek ve her seferinde aynı hatta üstüne daha da büyük istek ekleyerek. Hergün içimizde aynı umut ve sevgiyle uyanmak dileğiyle hayata...

18 Haziran 2009 Perşembe

Merhaba sana hayat

Hayat aslında sandığımız kadar zor değilmiş. Her sabah aynı saatte kalkmak, kahvaltı yapmak aynı yerde, aynı durakta otobüs beklemek ve aynı yolu gitmek. Akşam eve dönemek yine aynı saatte, yemek yemek, televizyonda dizi izlemek ve aynı saatte aynı yatakta uyumak. Zor değil bunlar, yaşamak için gerekli olan bunlar zor değil; ama...
Ama tek düzeler işte. Hep aynı şeyleri yapmak, amaçsız ve yalnız kendince. Etrafında ne kadar çok insan olsa da yalnız başına kalmak. Zor değil ama mutlu da değil. Hayatımızı zorlaştırmamınızın nedeni belki de mutluluğunun en son seviyesine kadar ulaşabilmek. Ne kadar yara alsak da sonunda ulaşacağımızın yerin düşüncesiyle multu olabilmek; mutlu olabilmek...
Hem herkes kadar hatta herkesten daha çok mutlu olmak hem de hiç acı çekmek istemiyoruz. Sonrada önümüze çıkan ilk engelde bu hayat ne kadar da zormuş diyoruz; ama aslında baştan o engellerle karşılacağımıza alıştırsak kendimizi, hiçbir güzel şeyin acı çekmeden elde edilmeyeceğine inansak bu kadar da zor gelmez hayat. Beklentilerimizi küçültmeden ama beklentilerimize giden yolun dolambaçlı olduğunu kabul ederek sadece çok mutlu olabiliriz.
Belki hala bir hayal peşindeyim, şu yazdıklarımın hiçbiri belki de gerçek değil ama bundan bir sene önce bunları da yazamazdım. Hayat her geçen saniye bize birşeyler öğretiyor. bu öğrettikleriyle mutluluk yolumuza devam etmeliyiz. Hiç bıkmadan sonunda mutluluk olduğunu düşünerek ne kadar acı varsa çekebilmeliyiz, kimse bize sonundaki mutluluğu garanti etmese de...

9 Haziran 2009 Salı

Boğuluyorum. sanki koskoca bir denizin ortasında yapayalnız kalmışım; üstelik yüzmeyi de unutmuş gibiyim. Kalbimde hiç geçmez bir sıkıntı var. Hani böyle iki elinin arasına almış biri de tüm kuvvet çeşitlerini deniyor gibi. Nefes almakta zorlanır ya bazen insan. Hani çok ağlamak isteyip de bir tek damla gözyaşı dökemediğinde tüm acının içinde kalmasının ağırlığını yaşar ya; bunalır bunalır da tek bir çözümü yoktur. İşte bendeki de o cinsten. Bazen ağlasam da geçmeyecek gibi hissediyorum. Sonra yatıya kalıp giderler diyorum ne de olsa bir hancıyım bu hayatta; ama ya kalıcı olurlarsa... İşte o zaman kelimenin tam anlamıyla biterim ben. O koskoca denizde beni kurataracak bir kayık ya da ufacık can simidini bulmak belki de bu kadar zor değil. Yapmayı çok istediğim birşey yapsam belki geçer sıkıntım; şu aralar yapabilme ihtimalim vardı. Hatta hayatımda en çok yapmak istediğim şeydi o; hayalim... Ah şu sınavlar. Sadece 1 haftacık geç başlaması yeterdi benim için ama olmadı işte. Oysa ne çok istiyordum o yarışta gözetmen olmayı. İstanbul'un havasını solumakta cabasıydı. "Artık seneye" lafı da tatmin etmiyor. O kadar imkansız geliyor ki şimdi gözüme. Daha ne kadar sene ertelenicek artık seneye diye diye. Daha kaç hayalim başka bahara kalıcak. Daha kaç defa yapmak, yaşamak istediğim şeyden vazgeçmek; unutmak zorunda kalıcam.
Durup düşünüyorum bazen. bakıyorum hayata, insanlara. Nasıl yaşıyorlar, neler yapıyorlar uzaktan izliyorum. Tek düze hayatlarında hiç sıkıntıları olmadan etraflarında sevdikleriyle yaşayanlara gıpta ile bakıyorum; ama hep şöyle derler hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Doğru, herkes kendince sorunlara sahip. Belki ben de dışarıdan çok rahat bir yaşama sahipmiş gibi görünüyorumdur; hatta en yakınımdakiler bile böyle sanıyor belki. Ama ya içimde kopan fırtınlar... Onlar ne olacak, her gece yatağa yatarken kurduğum hayaller ve sonunda hiç gerçek olamayacaklarını farkedip de kalbime bir acı daha koyarak uykuya dalışlarım... Sonra düşnüyorum çok mu şey istiyorum acaba hayattan diye. Herşeye sahip olmak isteyen bencil biri miyim yoksa diye sorguluyorum kendimi? Ama yok yok o kadar da değilim. Bir insanın yaşamak istediklerinin dışından ne istiyorum ki... Geçer biliyorum, geçer bu bunalmalarım. Denizdeki yalnızlığımdan kurtulurum. Yaşam akıntısını bulur sığ kıyılara çeker beni de; ama işte yine de keşke yaşamasam hiç mutsuzluğu. Tabi en mutlu insanlar acının en büyüğünü yaşayanlardır; bunu da unutmamak lazım.


6 Haziran 2009 Cumartesi

Bir Genç Kızın Kısa Hikayesi (Bölüm 1)

(Hikayeleriyle bana ışık tutan arkadaşıma...)

Bir evin karanlık odasından hıçkırık sesleri geliyordu. Öyle içten ve acı doluydu ki... Yalnızlığını yanına almış genç bir kız dizlerine kafasını koymuş ağlıyordu. Yalnız, yapayalnız... Her gözyaşı gözlerini terkedip ellerine düştüğünde aklında yaşadığı şeyler tekrarlanıp hüznü daha da artıyordu. Gözyaşlarının arttığını hissettikçe kendini durdurmaya çalışıyor ama bu sefer de kalbine ağrı giriyordu. Hıçkırıklarını tutmaya çalışırken nefes alması zorlaşıyor sanki bir daha nefes alamayacakmış gibi hissediyordu. Ne kadar ağlarsa ağlasın hiçbir şey değişmeyecekti; biliyordu. Kendini sakinleştirip derin bir uykuya daldı. Kabuslarla dolu bir gecenin ardından tertemiz bir sabaha uyandı kalbinde anlam veremediği bir çarpıntıyla. Sabah mahmurluğuyla ne gerçek ne rüya anlayamadı. Dakikalar geçtikçe yaşadıklarını hatırlıyor, hatırladıkça da o çarpıntı yerini tarifsiz bir ağrıya bırakıyordu. Yüzünde gülümsemeyle uyandığı sabahları artık karamsarlıklarla dolu gün doğumlarına dönmüştü. Yine de hayat devam ediyordu; herşeye rağmen...

Kalbini acıtan gerçekle yüzleşmek zor geliyordu ve kaçmaya karar verdi bu gerçekten. Kaçtıkça yaşadıkları sanki birer hayalmiş gibi gelmeye başladı ve acısı köreliyordu yavaş, yavaş. Hiç yaşanmamış gibi görmeye başlamıştı olanları. Sanki kötü bir rüyaydı da soğuk bir suyun serinliğiyle uyanmıştı. Ne kadar dindi dese de kalbinde hep aynı yerde aynı acı vardı. Yoksaymaya çalıştıkça sanki kendini unutturmamk için çabalıyordu. Şımarık bir çocuk gibi hiç bırakmak istemiyordu yakasını. Üstelik o acıyı iyileştirecek olan şeylere de izin vermiyordu. Bu körpe kızın en mutlu anlarında, kahkahalarının arasında kendini hatırlatıyor, mutluluğunu zehir ediyordu. Hep hayatta kaldı; yok olamadı.

Bir gün o çok uzun zaman kaçtığı gerçek karşısına çıkıverdi. Biranda hiç ummadığı bir anda buluverdi onu. İŞte o an kalbinin o iyileşmez yarası sanki tüm kalbini esir aldı. Bir anda herşey eskisi gibi oldu. Yaşanmamış kabul edilen herşey gerçekliğini tekrardan kazandı. Ne kadar kaçmak istediyse yapamadı. Belki de artık herşeyi olduğu gibi kabul etmenin zamanı gelmişti. Belki o zaman herşey eskisinden daha iyi olurdu. Kalbinin o iyileşmez yarası belki de bu şekilde iyileşirdi. Ve kalbinin acısına rağmen o gerçekten kaçmadı. O an herşey çok kötüydü. Kalbi ağladığı gece bile bu kadar acı çekmemişti, ama zamanla anladıki kaçmakla çok büyük hata yapmıştı. Yüzleşerek acılar daha kolay iyileşiyordu. Hayatına mutluluklar getiren o gerçeğin acı getirmesine artık tahammül edemeyişini de anlayarak sadece mutluklarının kalmasına izin verdi. O gerçeği tekrar kabul etti hayatına. Belki çok pişman olacaktı sonraları, belki de en mutlu günlerini yaşayacaktı. Kim bilebilir diki... Yaşanmamışları kim bilebilirdi? Ama bildiği birşey vardı kalbindeki acı bu sefer gerçekten azalıyordu. Bazen hiçbirşey olmamışcasına bile hissediyordu bu sefer köşede bir yerde acı olmamaksızın.

Yine de hep bir savaş halindeydi içinde. Hep bir daha o acıyı kalbine geri getirmekten korkuyordu. Bu korku ona anlık pişmanlıklar da yaşatıyordu. Ama hep anlıktı bunlar. Bir an için aklına gelen ama sonra kendini hemen ikna eden. Bazen o hıçkırıklarla ağladığı geceyi hatırlardı. Kalbinde hafif bir ağırlık olurdu. O anlar ağlamak isterdi yine. Bu ağlama isteği kalbindeki tüm kötü şeylerden kurtaracağını sanmasından o gözyaşlarının; ama ağlamazdı, ağlayamazdı. Bir gün hayatındaki o eşsiz gerçekliğin karşısına geçti. Nefes almakta zorlanıyordu biraz. Göğsü sıkışıyordu hafiften. Göz pınarlarında yaşlar belirmeye başlamış ama aynı zamanda da kalbinde o her zamanki çarpıntılar başlamıştı. Söyleyecekleri en önemli şeylerinden birini kaybetmesine neden olacaktı belki; belki de yine hiçbir şey olmamış gibi devam edecekti hayat. Çok mukayese etmiş ama sonunda söylemeye karar vermişti. Lafı nereden açacığını bilmez halde bir yandan kalbini dizginlemeye, gözyaşlarını tutmaya çalışırken normal bir şekilde konuşmaya başladı. Sonra durdu biraz. Tam arkasını dönüp gidecekken durdu. Gözlerini dikti ve şunları söyledi:
" Bu dünyaya bir kere daha gelsen, şu anki acılarını yaşayacağını bilsen de yine onu sevmeyi seçerdin değil mi?" gözyaşlarını tutamıyordu artık. Karşısında bükülen boynu gördükten sonra hıçkırlarını tutmak zorunda kaldı. Sonra devam etti:
"Ama biliyor musun, bu dünyaya" gözyaşlarıyla ıslanmış yüzünde hafif bir gülümsemeyle devam etti:
"Bu dünyaya bin kere de gelsem, bir kere mutlu olamayacağımı da bilsem ben de seni sevmeyi seçerdim. Ne olursa olsun en büyük acıları da çeksem senden vazgeçmezdim. Şarkılarda seni bulmak, anılarda seni yaşamak kalbime bu kadar mutluluk veriyorken seni sevmekten vazgeçmezdim." artık hıçkırıklarını tutamayacağını anladı ve arkasını dönüp koşa koşa uzaklaştı. Arkasında bıraktığı yüzde nasıl bir ifade vardı göremedi, bakmaya cesareti yoktu. Bundan sonra olacak mıydı, yoksa bu sefer gerçekten kayıp mı etmişti? Hayatına yeni bir pişmalık mı eklemişti yoksa yaptığı ona mutluluk mu getirecekti? Bilemedi, bilemezdi. Eğer bilebilseydi hayatı çözmüş olurdu ki gizeminden sıyrılmış bir yaşam mutluluğa neden olabilir miydiki?



Ben ki sevmekten hiç usanmam

Umutsuz olduğu bir anda
Sevmek ister her insan
Birazcık şanslıysan
Neden olmasın
Kendinden emin değilsen sevme
Bensiz mutluysan
Hep öyle kal

Eğer her gece yattığında
Büyülü düşler sana
Benden bahsediyorsa
Hemen tatlı uykundan uyan
Çünkü ben hiç uyuyamam
Seni düşündüğüm zaman

Ben ki sevmekten hiç usanmam

(Pinhani)

5 Haziran 2009 Cuma

Sever miyiz yağmuru?


Yine yağmur yağıyor bugün. Hani bardaktan boşanırcasına derler ya, aynı öyle. Bir anda şiddettlenip her yeri adeta göl yapan bir yağmur. Ankara' nın uzun zamandır alışık olmadığı bir mevsim bu aslında. Nerde Ankara'ya Haziran' da yağmur yağması... Mazide kalmış onlar derdik daha bir sene öncesinde; ama işte sanki geriye dönüş var bu yıl. Bahar hiç bu kadar uzun sürmemişti. Yağmur öyle farklı bir şey ki... İnsana aynı anda birçok şey yaşatabiliyor. Ayrılığı temsil ediyor aslında tema olarak ama içinde barındırdığı mutluluğu da kimse inkar edemez. Hele huzur... Düşen her damla gönüllere serpilen serinlik adeta. Ben severim yağmuru. Belki düşen her damlanın ayna misali parlaklığında gördüğüm güzel bir yüzdendir sevgim. Ya da kim bilir yağmura şarkılar, şiirler yazanlar kadar hissediyorumdur içten, gönülden aşkı. Ama gözümün önünden gitmeyen bir sahne vardır hep hayalimde; beyaz bir ten düşünün yeşil gözler ve sarıya çalan kumral bir saç. Şimdi bir de bu yüze yağmur damlaları damlatın hatta sırılsıklam yapın. Gülün yapraklarındaki yağmur tanesi güzelliğini bulacaksınız. İşte yağmur ve ben böyleyiz. Bu yüzden yağmurda ıslanmaktan kaçmam ben hatta kollarım kocaman açıp ıslatırım kendimi gözlerim kapalı gökyüzüne dönük yüzümle...

3 Haziran 2009 Çarşamba

Temiz bir Haziran gecesi. Hafif nemli bir rûzgar, gökyüzünde de parçalı bulutlar. Ne soğuk ne sıcak. Uzaktan gelen kurbağa sesleri bir de tek tük geçen araba sesleri. Baharın geçmek üzere olan mis çiçek kokuları...

31 Mayıs 2009 Pazar

Vazgeçme


" Ah, ah öyle mutluyum ki! Hiç bu kadar mutlu olmamıştım. Ey dağlar taşlar duyun hepiniz bu kimilerine göre körpe kimilerine göre daha küçücük çocuk kız aşık oldu. Duyun duyun en mutlu gününe şahit olun. Kalbinin sesine kulak verin hepiniz. Sen güzel güvercin git haber uçur herkese, haykırarak söyle. Anlat herkese. Hayatının anlamını bulmuş de. Gözlerimden oku resmini de herkese tanıt o güzel insanı. Heyyy..."

desem birgün. Bu duyguları yaşasam birgün; ama ya baştan bitmek zorunda olan bir aşk olursa bu? Ya sonsuza kadar acı verecek bir sevgi olursa. Kopmak istedikçe, uzaklaşmak unutmak istedikçe bir kene misali yapışırsa kalbime? Üstelik emerse kanımı hiç farkettirmeden yavaş yavaş? O zaman hâla ilk anki gibi haykırmak ister miyim aşkımı? Devam eder miyim sevgimden mutlu olmaya? Heran aklıma geldikçe gözlerimin dolmasına ne kadar katlanabilirim acaba? Haykıra haykıra ağlamak isterken susmuş halimin sıkıntısına ne kadar katlanabilirim acaba? Düşünüyorum da...

Kendimi tuzağa düşürmek için ne kadar kurnazca sorular sorarsam sorayım biliyorum cevap değişmeyecek. "Evet devam ederim herşeye ilk anki gibi". Hatta biliyorum, hissediyorum her geçen gün hatta dakika o ilk an kendini ikiye katlayacak. Geçen her günün ardından daha da büyük bir sevgi hissedeceğim. Kalbimin hacmi de artmak zorunda kalıcak, biliyorum. Şimdi ya acılar? diye soruyor aklım kalbime. Evet, acılar... Acısız aşk var mıki şu dünyada? Ne Ferhat' ın Şirin' e duyduğu ne de Mecnun' un Leyla' ya duyduğu aşk acısızdı. Acılar değil midir aslında sevgiyi güçlendiren? Kaybetme korkusunu yaşamazsan eğer sıkıca bağlanır mısın hiç? En sevdiklerimiz hep kaybetmekten en çok korktuklarımız değil midir? Tabi geçilmemesi gereken bir nokta varki o da en büyük çelişkileri içinde barındıran "karşılıksız aşk". İşte bence bu aşkta en zor konu. Hiçbir zaman o kalbindeki en temiz duygulara karşılık bulamayacağını bile bile sevmeye ne kadar dayanabilir insan? Sevgisinin içinde engellenemez şekilde büyüdüğünü görüp de durduramayan aşık ne yapabilirki sessizce ağlamaktan başka? Suçlayabileceği tek kişi de kendisi olunca ne yapabilir ki insan? İlk aşık olduğunu anladığında hissettiği tarifi olmayan duyguyu bir anda yok eden acı gerçekller karşısında ne yapabilir? Herkes gibi hiçbir şeyden habersiz severken vazgeçmek zorunda bırakılmayı nasıl kaldırabilir ki? Vazgeçmek istese de yapabilir miki? Sevdiğini karşısında görüp de ona sadece bir adım uzaktayken kalbinin kanayan yaralarını hissederse ne yapabilirki? Yüzünde sahte bir gülümseme içinde ağlayan bir aşk varken, onu bu kadar sevip de sevilemezse...

Yine de sevmek güzeldir. Sevmek eylemi bu dünyada varsa bu her insan için vardır. Hiç kimse yoktur ki sevmemekle cezalandırılsın. Kimseyi sevmiyorum diyenler bile kendilerini seviyorlardır en kötü ihtimal. Ne olursa olsun sevmekten vazgeçmemeli insan. Vazgeçmek insanın kendisine yaptığı en büyük haksızlıktır. Ve bu haksızlığı kimse haketmez öyle bu dünyada. Eğer birini sevmişse insan o sevgiden vazgeçmemeli hiçbir zaman. Zamanla o sevgi belki boyut değiştirip sadece bir dost sevgisine döner ya da hep öyle aşk kalır küllenerek belki biraz; ama hep "sevgi" olarak kalmalı yürekte. O en temiz duyguyu yakalamışken kaybetmemeli insan. Ne olursa olsun; ne yaşanırsa yaşansın vazgeçmemeli insan!...

Ne de olsa gül kanasa da dikenleri olsa da hep güzel değil midir?

29 Mayıs 2009 Cuma

Dedeme mektup


Ah dedeciğim ah!

Neredesin? Keşke yanımda olsan. Belki de en çok sana ihtiyacım var. Şimdi sana yazıyorum bu mektubu belki bir şekilde ulaşır o gidilmez diyara, belki...

İki çift resmin var elimde siyah beyaz. Gülüyorsun o kadar acıya rağmen. Ben de sana mı çektim ki acaba? Ne kadar acı çekse de içinde bırakan ben sana mı benziyorum... Bu torununu üzüyorlar be dedecim. Sen olsan kimse cesaret edebilir miydi acaba bunu yapmaya? Çok canım acıyor be dedecim. Hani şuramda öyle büyük bir ağırlık var ki; taşıyamıyorum. Neden gittin dedeciğim; neden? Kucağında oturup da gençlik hikayelerini dinlemeyi ne çok isterdim. Bana nasıl aşık olduğunu anlatırdın belki. Ah dedeciğim beyaz saçlarınla oynamak isterdim. Bayramlarda sana kavuşmanın sevincini tatmak isterdim; ama sen yoktun hiç. Yokluğunun burukluğunda yaşadım tüm bayramlarımı.

Şimdi kocaman bir kız oldum dedecim. Öyle büyüdüm ki acıyı öğrettiler bana. Sen olsan engel olurdun birden büyük yıkımlara uğramama. Ne çocukluğumu ne de genç kızlığımı göremedin be dedeciğim. Annemle mezarına gittiğimizde annem size torunlarını getirdim demişti. Geldiğimizi hissedermişsiniz, annem öyle söylemişti. Küçüktüm daha. Ben de başladım sana kendimi anlatmaya. Çocuk saflığıyla anlattım sana dedim bak dede ben geldim. Beni duydun mu dedeciğim? Geldiğimi gerçekten hissettin mi? Mutlu olurmuşsunuz biz gelince annem öyle derdi. Ben de seni mutlu edeceğim diye dedim dedeciğim bak ben senin torunun, sana çiçekler getirdim. Bak kocaman oldum ben. Kardeşim de burda... Mutlu oldun mu gerçekten?

Annem hep dedene benziyorsun sen der. Sahi benziyorum sana dedeciğim. Ailede tek çıkıntı gibiyim, sana benziyorum sadece. Hani küçükken çocuklar dedelerine gittikleri zamanları özendire özendire anlatırlar ya ben hep dinlerdim. Dedelerinin bahçelerine gidip erikler kayısılar toplayanları dinlerdim hep, senle hayaller kurararak. Ama ben de seni anlatırdım biliyor musun? Beni tanımıyorsun ki diyebilirsin belki ama anlatırdım. Anneme anlattırırdım seni sonra orda dinlediklerimi o çocuklara. Onlarda özenirlerdi. Belki de seni tanımasam da bu kadar sevmeme özenirlerdi. Annem seni çok seviyor dedeciğim. Benim sevgim de ordan heralde. O küçükken bir bakkalın varmış heralde. Ona akşamları çikolata getirirmişsin, o da çok mutlu olurmuş. Onu omuzlarına alıp oynamana bayılırmış. Seni her anlattığında gözleri doluyor dedeciğim.

Seni hep özlemle anıyorum dedeciğim. Arkanda bıraktığın o siyah beyaz resimler çok şey anlatıyor aslında. Küçük bir kağıt parçası belki ama gzönlümde çok izler bırakıyor. Dayılarım da sana çok benziyor dedeciğim. Hele yaşlandıkça sana daha çok benziyorlar. Onlara bakmak sana bakmak gibi belki onlara olan sevgimin çoktanlığındandır sana bu kadar büyük sevgim. Ondan ya da bundan bir önemi yok aslında. Seni çok özlüyorum dedeciğim, hiç kavuşmamış olsa da insan hiç tanımamış olsa da özlüyor işte. Annemde bıraktığın anıların bende artık. Benden de çocuklarıma geçecek artık. Sana ulaşmak zor ama ruhunu, varlığını hissediyorum bazen. Hani bebekken dedeler için torunları vazgeçilmezdir ya hani onlarla yatar onlarla kalkarlar; keşke sen de yaşayabilseydin. Anneanneme de söyle ona daha çok kızgınım. Sen yoktun bari o olsaydı. Üstelik beni görmeye o kadar da yaklaşmışken. Ah dedeciğim diyeceksin hani kocaman kızdın küçük bir kızdan farkın yok. Seninle yaşayamadığım çocukluğumu yaşıyorum işte. Nazlı bir torun gibi davranıyorum sana. İçimde bir yerlerde öyle hoşuma gidiyor ki bu davranış. Hani içindeki çocuk dedikleri bu olsa gerek.

İşte dedeciğim böyle. İlkokulda mektup ve kartpostal yazmayı öğrendiğimizde bayram kartpostalı yazın demişlerdi bize. Ben sana yazamamıştım. Keşke yazabilseydim diye çok düşünmüştüm ama olmamıştı; olamamıştı işte. Şimdi bu mektup belki o kuytu köşelerde kalmış çocuğu mutlu eder. Belki sen de hissedersin bunu da mutlu olursun.

Siyah beyaz fotoğraflardan yüreğime akan dedeciğime...


27 Mayıs 2009 Çarşamba

Rüzgârdan savrulan yağmur tanelerinin arasından süzülen kızıl ışık... Dağların arasından batıyor yavaş yavaş güneş. Öyle büyük bir sessizlik var ki... Rüzgârın sesine karışmış yağmur sesine saygıdan susmuş dünya. Sessizce izlediğim araba camında bir leke. Yağmura rağmen geçmiyor, tıpkı kalbimdeki yaralar gibi. Binlerce iyiliğe rağmen kalıyor orada. Kirlilik temizleniyor; mutluluk olmalı asıl düşünce; ama... Ama herkes çok önemlilerini, kıymetlilerini kaybettiğini düşünüp kederleniyor. Ağlıyor, hıçkırıklarla bazen sessizce döküyor gözyaşlarını kimselere göstermeden. Korkulardan arınmak bile çok ağır geliyor. En büyük kötülükler bile hayatta bir yerlerde mutluluklara sebep olmuş gibi hissediyor bu insanoğlu; ama yanılıyor... Kötülükler öyle sinsi ki... En zayıf anında yakalayıp bir vampir gibi emiyor tüm kanını insanların. Hayat sevinçlerini de alıyor ellerinden.

22 Mayıs 2009 Cuma

Geç kalmış teşekkürler

Biraz geç kalmış bir teşekkür belki bu. Ama hep geç olsun da güç olmasın derler. Hayatta her dakika teşekkürü hakedecek insanlar çıkabilir insanın karşısına. Ama anlık olaylarda olur bu. otobüse binersiniz mesela sizin yerinize kart basacak biri çıkar, zor bir durumdan kurtarır sizi. Teşekkürler edersiniz o insana. Ya da çok yorulduğunuzu farkeden biri oturmanız için yer verebilir. Gözyaşınızı farkedip de silmeniz için mendil uzatanlarla karşılaşabilirsiniz. Elleriniz doluyken apartman kapısını size açan biri çıkabilir karşınıza. Bir daha hayat boyu hiç karşılaşmayacağınız biri size banka sırasını verebilir. Karşıdan karşıya geçerken arabanın biri durup size yol verebilir. Kaybolduğunuzu düşündüğünüz bir anda karşınıza biri çıkıp yolu size anlatabilir. Ya da ayakta duramayacak bir haldeyken bir araba yanınızda durup gideceğiniz yere kadar bırakabilir. Tüm bunları yapanlar teşekkürü hak edenlerdir. Ama sadece bir kereliktir. Hayatınız boyu çok enderdir karşılaşmanız o insanlarla. Peki ya hayatınızda hep olanlar...

Benim asıl teşekkür etmek istediklerim onlar. Aileye yanında olduğu için teşekkür etmek çok klasiktir; etmeseniz de herkes bilir bu teşekkürü. Aile kadar önemli başkaları da var hayatımızda. Eş dost kavramı var ya işte onlar benim teşekkürü en çok hakeden insanlarım. Arkadaşlarım... En zor anlarımda beni yalnız bırakmayan derdime ortak olan insanlarım. Ne kadar kötülük yapsam da benden ayrılmayanlar, bana hep yakın olanlar. En sıkıcı dertlerimi bile sonuna kadar dinleyenler. Hayatımda kararlar alırken destek olanlar. Yanlışı yaptığımda hiç tereddüt etmeden beni engeleyenler. Üzülmeyeyim diye ellerinden geleni yapanlar. Azıcık suratımı asık görseler hemen sorgulayanlar. Güldürmek için ellerinden geleni yapanlar onlar. Hayatımın en zor dönemimde hep destek olanlar. Bir anımı bile yalnız geçirip üzülmemi engelleyenler onlar. En çok teşekkürü hakedenler onlar. Bana katlanabildikleri için bile birer altın madalya vermek lazım onlara. Böyle zor bir insanla nasıl başedileceğini bilmeleri bile onları çoktan uzman ediyor. Hayatımın temel taşları sizlere bin kere teşekkürler. Olmasanız hap vermekten başka birşeyden anlamayan doktorlara gitmek zorunda kalıp; belki o boş depresyon haplarıyla vücuduma çoktan zarar vermeye başlamış olacaktım; sayenizde daha çok yaşayacağım ;)

Biri daha var elbet. Onun yeri çok daha ayrı. Farklı demek daha doğru belki. Ona teşekkür etmek çok büyük bir çelişki hayatımda. En zor dönemimi geçirmeme sebep olan insan aynı zamanda en mutlu zamanlarımı da geçirmeme sebep. Çok büyük bir ikilem bu hayatımda. Ama ona çok büyük teşekkürler. Ne de olsa beni üzmek istemedi o da. Hayattı o zor dönemin sebebi belki. Zordu ama yaşanması gerekliydi belki. Yoksa sevmeyi nasıl öğrenecekti de olgunlaşacaktı bu insan. Nasıl olacaktı da kalbinde kelebekler uçuştuğunu anlayacaktı. Aynı zamanda nasıl olacaktı da aşkın nasıl bir acıya sebep olduğunu kavrayacaktı. Hayatta herkesin aradığı o güzel duyguyu, aşkı, nasıl olcaktı da tecrübe edecekti. Edemezdi elbet. Tabi ortada farklı bir neden daha vardı teşekkürü bu kadar hakediyor olmasında. O en yakınımda şimdi. Beni en zor zamanlarımda bile yalnız bırakmayan canım arkadaşlarım kadar yakın bana. İşte bu da o zor dönemin yaşanması gerektiğinin başka bir kanıtı.

Geç kalınmış teşekkürler bunlar belki ama edlmesi gerekenlerdi. Ömrümün sonuna kadar da durmadan edeceğim teşekkürler. Bir gün gelip de bu dünyadan göç ettiğimde yüreğimi huzra erdirecek teşekkürler; onu hak eden insanlar...

Ben sana küstüm İstanbul

Ben sana küstüm İstanbul
Sen kaybettirtin bana en sevdiklerimi
O sakladığın karanlık yüzüne kurban ettim ruhumu
Herkesin sevgilisisin gûya
Herkese mutluluk saçıyorsun ya
Yalan, yalan
Sen mutsuzluktan başka birşey vermiyorsun
Kandırmaktan başka işe yaramıyorsun da
Oysa sana bakmak en huzur verici şeydi
Oysa seni sevmek hayatımın en mutlu şeyiydi
Ama sen tüm umutlarımı boşa çıkardın
Çırılçıplak kaldım utancımdan kızarmış
Sen yaptın hepsini, sen
Kimse inanmasın duysun beni
Kanmasın benim gibi o saf gözüken maviliğine
Hele maviyle yeşilin birleştiğine
Hele ona hiç kanmasınlar
Ne harap hâle getirdiğini görsünler
Haykırıyorum bu mısralardan
Duyun beni sakın ha sakın
İstanbul ne oyunlar çevirir de kanmayın sakın
O ne güzel saklar hain yönünü
Martıları ve boğazı öyle süsleyerek sunarki...
En sevdiğimdin benim
Sevdiğimin aynası derdim sana
Ama yalansın işte yalan
Tarihten bozma evlerin arkasına saklanmış
Yeni dünyanın sahtekârlığını almış
Denizi bile maviliğini kaybetmiş bir yalan
Sen en sevdiğimdin şimdi...
Yine de söyleyemiyorum işte
Diyemiyorum senden...
Ey İstanbul!
Ben sana küstüm


21 Mayıs 2009 Perşembe

Ruhumdaki gece

Yağmur yağıyor... Rüzgârdan dağılmaya başlamış bulutların arasından bembeyaz yüzünü gösteriyor dolunay. Geceye hakim olmak amacı, çırpınıyor. Rüzgârın sesi kulaklarımda. Bir ritmi var, hafif ama anlamlı. Biraz musuki tarzı, hüzün taşıyor. Gecenin göz kırpışlarını görüyorum. Korkmuyorum ondan. En büyük düşman denen karanlık dostum benim. Sırdaşım, belki derdimin tek ortağı. Baykuşlar ötüyor. Ağaç kavuklarında parlayan gözleri geceye ışık katıyor korku yerine. Sessizliği bozuşları yalnızlıktan korkuları. Bir cam kenarından izliyorum yarasaların kör gözlere rağmen hiç çarpmadan uçuşlarını.

Gök gürlüyor. Şimşekler aydınlatıyor bir anda tüm gökyüzünü, bazen yıldırımlar düşüyor. Yağmurun huzurlu sesi yükseliyor aralarından. Artık birşeylerin eksikliğini hissetmeye başlıyorum. Üşüyorum. Ellerim buz gibi, yüreğimin soğukluğu vurmuş sanki. Yaz yağmurları bu kadar soğuk olur muyduki? Yüreğim başka bir yüreğe muhtaç sanki. O'nun sıcaklığını arıyor parmaklarım. Sarıp sarmalayacak bir yürek arıyor. Bulmuş belki ama yanında bulamıyor. Aranıyor, aranıyor...

Penceremin karşındaki evler ağlıyor sanki halime. Ahşaptan yapılmış bir tarih taşıyan ruhları maziden benzer hikayeler anlatıyorlar usulca. Yavaş yavaş tüm hüznü yaşayarak. Yaşanmış hayatları tekrar yaşıyorlar içlerinde. Yağmurdan ıslanmış yürekleri sağlamlaştırmış temellerini. Yıkmak isteyenlere böyle direniyorlar. Bir ana şevkatiyle kucakladıklarını hissediyorum. Ruhumu teslim ediyorum ellerine biraz huzura kavuşabilmek adına. Bu sefer o ahşap evler oluyorum penceremdeki yansımamı izleyen. Yağmur tanelerinden buğulanmış camın arkasında bulanık bir gölgeyim gözlerimde. Hüzünle bakan hayata. Dizlerini kırıp oturmuş, üşümüş. Yalnızlığını yansıtan yüzüne.

Sabah oluyor artık. Ay parlaklığını kaybetmeye başlarken, güneş dağların arkasından yüzünü göstermeye başlıyor. Ufukta ince kızıl çizgiler oluşturarak doğuyor ağır ağır. Bulutları delip geçme savaşı ona geçiyor artık. Her ışınla bir kuş cıvıldaması çıkıyor ortaya. Yağmur duruyor. Penceremi açıyorum. Sabahın o mis kokusuna nemli toprak kokusu katılmış. Ciğerlerime kadar soluyorum. Egzos dumanlarıyla kirlenmemiş havayı hissediyorum tüm bedenimde. Kalabalık ama yalnız dünya uyanıyor yavaş yavaş. Uzaktan bir tren sesi geliyor gökyüzünü delen gürültüsüyle. Bir vapur geçiyor boğazdan. Martıların bağırışları dolduruyor kulaklarımı. Yalan dünyaya hazırlanıyorum ben de her sabahki gibi. Ne çok insan ama yalnız hepsi; benim gibi. Konuşan her dakika ama aslında tek gerçek kelime etmeyen. Ruhunu bir ahşap eve bırakabilen bedeninden ayrılmak için. Var ama yok olan ben bir günü daha geçiriyorum. Aynı hep aynı. Gece de gündüz de. Yalnızlık tek gerçeklik.

Yalnızlığım seni özledim

En çok seni özledim yalnızlığım
Sahilde dalga seslerini tek başıma dinlemeyi
Tek başıma bir kaya parçasına ilişmeyi
Sadece dinlemeyi özledim
Bir şelaleden akan suyun şırıltısını duymayı
Hiçbir acı hissetmeden sadece huzur içinde nefes almayı
Yağmurun kokusunu doya doya duymayı
Yalnızca kendim olmayı özledim
Çok olmasa da mutluluğu yaşamayı
Belki özgür olmayı; belki bencil olmayı
Kendimi özledim çok
Çocukluğumdaki kadar saf yaşamayı
Temiz, tertemiz...
Belki sadece yaşamayı özledim
Ama en çok seni özledim; yalnızlığım

19 Mayıs 2009 Salı

İlk aşk

Şimdi ben oldum yeniden
Kaçıncı kez yitirdiğim bulduğum
Kardeşim kadar eski bir sokakta seni gördüm

Anladım artık beyaz bir vapurdur aşk
Makine dairesinde söylemediğimiz sözler
Uyutmaz yolcuları sabaha kadar

Seni mi gördüm, çözüldüm geçmiş gibi
Bir karanfil açmış gibi yakamda
Kokladım yalnızlığımı, acıdım kendime sana
Zamanın üzümleri hep şarap olmuş

İlk aşkım deli aşkım bana çare bul, kendine çare bul
Bağlandı elim kolum neyleyim
İlk aşkım deli aşkım bana çare bul, kendine çare bul
Gel çöz beni azat et benden
Bu dünya naylon, anlamak güç
Bırak yıkasın içimizi geçmiş


(Ezgi'nin Günlüğü)

17 Mayıs 2009 Pazar

Fairytale

Years ago, when I was younger
I kinda liked a girl I knew
She was mine and we were sweethearts
That was then, but then it’s true

I’m in love with a fairytale
Even though it hurts
‘Cause I don’t care if I lose my mind
I’m already cursed

Every day we started fighting
Every night we fell in love
No one else could make me sadder
But no one else could lift me high above

I don’t know what I was doing
When suddenly, we fell apart
Nowadays, I cannot find her
But when I do, we’ll get a brand new start

I’m in love with a fairytale
Even though it hurts
‘Cause I don’t care if I lose my mind
I’m already cursed

She’s a fairytale, yeah…
Even though it hurts
‘Cause I don’t care if I lose my mind
I’m already cursed

15 Mayıs 2009 Cuma

Fırtınam


Öyle büyük bir fırtınaya kapılmışım ki ne önümü ne arkamı göremiyorum. Dümenim sende, nereye dersen oradayım. Fırtınadan kurtaracak da sensin, batmama neden olacak da. Fırtınaya sebep olan da sensin aslında. Durgun hayatıma heyecan katan belki fazladan da biraz korku; herşeyi kaybetme korkusu. Dalgaları hissetmek de güzel aslında. Bir oraya bir buraya savuran ama üstte tutmaya çalışan hep. Yelkenlerim yeter mi rüzgârı kullanmaya yoksa düşmanım olmasına mı neden olur fırtınanın bilmem. Dümende sen varsın. Tüm yetkiler sende. Bir gemiyi karaya çıkarmak elinde, yapmak istersen. Denizin tuzlu sularındaki koca koca dalgaları sevse de korkmuş bu gemiyi düzlüğe sen çıkarabilirsin ancak. Dümeni bir sağa ya da sola çevirsen yeter belki. Mutluluğu sonsuz yakalaması kolay bir görev aslında; ama istersen işte. O dümene korkmadan yaklaşabilirsen olmak istersen kurtarıcı. Fırtınaya egemen olmayı öğrenirsin belki sen de, korkusuzluğu, cesareti yaşarsın belki. Bir geminin kaptanı olmayı tecrübe eder belki vazgeçemezsin de... Şimdi söyle bana destek arayan bu gemiye olacak mısın kaptan? Dümenine geçip rotasını karaya çevirecek misin? Fırtınaya dalacak mısın? Ama çabuk karar ver; dalgalar korkutmaya başladılar, suyun üstünde tutmaktan vazgeçiyor gibiler, onlar sıkılmadan sen kurtar beni. Hadi dümenim seni bekliyor, gel de kurtulalım şu amansız fırtınadan. Güneşi görür gibiyim, bulutlar dağılıyor yavaştan. Fırtınayı birlikte dindirelim, sebebi olduğun fırtınamı sen dağıt, korkusuzca yaşamayı öğrenelim. Güneşe beraber ulaşalım, bir kara parçasında...

14 Mayıs 2009 Perşembe

Tam zamanı

Bir yara merhemin buldu günde
Onun yerinde sonra yeşerdi çiçekler
Bir uzak masal ülkesinden
Koklamaya gelecekler
Uykudan uyandığın andır bu
Ne müthiş ve tuhaf bir randevu

Ne gece bilir ne güneş ne de gün
Yüreğimdeki harmanı
Ne yarın ne dün olur ille bugün
Aşık olmanın tam zamanı
Ne deniz duyar ne balık ne yosun
Yüreğimdeki harmanı
Ne yarın ne dün olur ille bugün
Aşık olmanın tam zamanı

Gizemli bir şarkıyı söyler gözlerim
Birer inci tanesi gibi asil ve derin
En mahrem sırrını verirken
Mavi rüyalar ülkesinden
Uykuya tam daldığım andır bu

Ne müthiş ve tuhaf bir randevu
Ne gece bilir ne güneş ne de gün
Yüreğimdeki harmanı
Ne yarın ne dün olur ille bugün
Aşık olmanın tam zamanı
Ne deniz duyar ne balık ne yosun
Yüreğimdeki harmanı
Ne yarın ne dün olur ille bugün
Aşık olmanın tam zamanı


(İncesaz)
Bir nefeslik sevdamsın...
Alıp da veremediğim,
İçimde kalan sigara dumanı gibi bazense bir egzoz...
Kavgamsın bitmek bilmeyen...
Bağırıp çağırıp sonuçlara ulaşmayan
Saatlerce sonuç arayıp da bulunamayan
Bir yara gibi kapanmayan
Dışlanmış ama bedenime bağlı sıkı sıkı
Bir parçası ayrılmaz bir parça...

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Bir İstanbul masalı...





Fotoğraf: İrfan Kızılkaya
Karanlık, rüzgâr, sessizlik ve yanlızlık...
Ama yağmur...
Herşeye değen; bir tanesi mutluğu veren yağmur...
Yine de umutsuzluk; yine de yalnızlık...
Hep eksiklik, hep bir arayış...
Ama gökkuşağı...
Yağmuru güneşe ulaştıran rengarenk yol...
Mutluluk kaynağı gökkuşağı...
Yine de özleyiş; yine de pişmanlık...
Ama hayat...
Yaşanası hayat...
Belki acılarla, hasretle; belki tarifsiz sevinçle heyecanla dolu...
Lûtfedilmiş hayat...
Herşeye rağmen bitmeyen, durmadan akan hayat...


11 Mayıs 2009 Pazartesi

"Bir varmış...
Oooo piti piti piti karamela sepeti....
Portakalı soydum başucuma koydum...
Ama önce ben sobeledim...
Olmaz ki böyle can tutamazsın...
Burdan sonrası dahil değil...
Gooolll...
Fış fış kayıkçı...
Beşikten nasıl da yedi...
İn de biraz ben süreyim...
Olmaz vermem, bu benim hediyem...
Kim anne olacak?...
Hışşş bebek uyuyor...
Oynayanlar avucuma bir mum diksin...
Al bak çay yaptım...
Ve Hagi geliyor, bir çalım atıyor ve...
Oğlum bak bunun kapıları da açılıyor...
Uçak uçak iki kanatlı...
Seni anneme söylicemmm...
Baba ilk o vurdu ama...
Elma attım denize geliyor yüze yüze...
İstop...
Bir pisi pisi iki pisi pisi...
Hayır ama siz çok güçlü oldunuz...
Basmadım ki çizgiye...
Üçdörtbeş altıyedisekiz dokuz dokuz...
Kaleye hep ben geçiyorum ama...
Anneee bu bana vurdu...
Vermem işte bu benimmm...
Kornana tekrar bassana...
Benim babam senin babanı döverrr...
Çatlak patlak yusyuvarlak...
Daha hızlı daha hızlı salla...
Önce ben kayıcam...
Hadi yakan top oynayalım...
Don ateş...
Sağım solum ebe sobe...
Çanak çömlek patladı...
Gölgelerin gücü adına...
Bir yokmuş..."



Saf, temiz duygularla, cıvıl cıvıl çocuk seslerinden dökülüyor bu kelimeler...
Azıcık hava ısınsın hiç acımadan dışarı atan kendini, kötülük nedir bilmeden eğlenmeye bakan sadece...
Küçücük yüreklerinde kocaman sevgiler barındıran bir o kadar da acıya alışabilen...
Çocuk, çocukluk...
Ne güzel şeydir hayata kaygısız bakabilmek...

10 Mayıs 2009 Pazar

Dudaktan Kalbe

Geçiyor yıllar acımasızca
Hüzün, sevinç, heyecan
Yaşatıyor hepsini ardından

Kaybedip bulduruyor
Üzüp sevindiriyor
Kırıp yapıştırıyor
Kalbi her dakika

Yaşadıkların kalbinde
Umutlar gözlerinde
Ölüm dudaklarında
Bitiyor her dakika

Artık sonu geldiğinde
Kapanıyor birden
Umut yok
Anı yok
Soğuk; sonsuz soğuk
Dudaktan kalbe



Karanlık ve rüzgar

Karanlık ve yalnızlık
Soğuk ve rüzgar
Umut ve umutsuzluk bir arada

Dışarıda rüzgar uğulduyor
Köpekler adeta ritim tutuyor
Karanlık basıyor giderek
Yalnızlık; yalnızlığım büyüyor içimde

Düşünmek seni yetmiyor bazen
Karanlık giderek büyüyor
Sorular kalbimi sıkıştırıyor
Binbir türlü senaryo çıkıyor
Açılmak sana, duygularımı söylemek
Delikanlı olmak karşında
Seviyorum be seni demek korkusuzca

Yalnızlık büyüyor içimde
Bir ışık olsa, bir ipucu
Durmam bir dakika
Yöntemler, dolaylı yöntemler
Ben açılsam sana; ama
Sen sadece beni seviyorsan

Anlayabilsen ne dediğimi
Ne anlatmak istediğimi
Ve tutsan kolumu
Hiç bırakmasan gitmeye çalışırken ben
Ama ne demeli...

Soğuk kalbime işliyor
Yalnızlığım yardım ediyor
Aşkım savaşıyor ama
Biliyorum yenilecek eğer...

Karanlık ve rüzgar
Herşey bitti
Buraya kadar.


8 Mayıs 2009 Cuma


Bir yanda denizin saf kokusu, diğer yanda birbirine karışmış mazot kokuları. Durgun ve sessiz denize inat yollar kaynıyor adeta. Tüm gün çalışmaktan yorulmuş motor seslerine korna sesleri ekleniyor. Herkes kendi derdine düşmüş; hayat hızlı akıyor. Bir yanda suskunluk diğer yanda taşkınlık var. Geçip giden bir hayatı diğeri izliyor, durmadan akıyor. Yağmurun o ıslığa benzer sesi kayboluyor. Huzru yayan herşey bir bir susturuluyor. Deniz küsmüş sessiz akıyor, yağmur da eşlik ediyor bu sükûta. Bir yanda saflık diğer yan da bozulmuşluk var.



Korkusuzca, hiç çekinmeden bakabilsem sana bir kere de olsa...
Ne düşünürsün diye bir kere bile aklımdan geçirmeden, üzüntüyü hiç düşünmeden gözlerini hissedebilsem...
Kalbinde ben olduğumu, bana bakarken sadece beni düşündüğünü hissedebilsem bir an da olsa...
Ellerinin sıcaklığını duyabilsem, üşümüş ellerimi ısıtsan...
Sevgimi son damlasına kadar hissedebilsen bir kerecik olsa...
Beni alsan yanına, temiz ruhundan birşeyler katsan...
Bir kerecik olsun seni seviyorum desen; içten kalbinden bir sesle...
Korkmasam hiç, sarılsam sana...
Bir kerecik olsun haykırsam sana sevgimi...
Rahat olsam, seni kaybetmekten korkmasam hiç...
Hep yanımda olacağına inandırsan, hiç bırakmasan beni,hiç...
Yüreğimdeki ateşin kıvılcımları senin yüreğini de yaksa...
Hiç bitmese o an; hep yanında olsam sıcaklığınla...
Olsa keşke imkansızlar gerçek olsa...


5 Mayıs 2009 Salı

Akıtamadığım gözyaşım olmuşsun gözümde; söndüremedeğim yangınlarım olmuşsun yüreğimde... Hayatımın her anında bitmeyenler olmuşsun; bitmeyen arayışlar, bekleyişler, özlemler... Kalp atışlarım olmuşsun; heyecanlanıp duracakmış gibi atan kalp atışlarım... Acım olmuşsun dindiremediğim; kabuk bağlatıp iyileştiremediğim yaram olmuşsun... İçimdeki çocuk olmuşsun mantıklı düşündürtmeyen; yanlış olduğunu bilse de sonuna kadar götürten... Yaşamım olmuşsun damarlarımdaki kandan ruhumdaki huzra kadar... İçtiğim su, yediğim ekmek olmuşsun... Gözlerim olmuşsun; hayata sen gibi bakar olmuşum sen yokken kör olan gözlerle... Soluduğum hava olmuşsun zehirde olsa içime çektiğim... Var oluşum kadar yokluğum da olmuşsun; kaybolmaya yüz tutmuş hayatım...



Özlüyorum, hem de öyle çok özlüyorum ki seni...

Yanındayken bile hasret çekiyor yüreğim, dakikalar, saatler yetmiyor; sana doyamıyorum. Çok mu seviyorum acaba, yoksa özlemim sana kavuşamamaktan mıdır?

Seviyorum...

Kalbim eskisi kadar küçük değil artık; kalıbı dar geliyor. Heyecandan artan atışlar ciğerlerimi zorluyor.

Heyecanlanıyorum...

Seni görmek, sesini duymak, bazense sadece adını duymak bir cümle içinde öyle heyecanlandırıyor ki beni, tutamıyorum kendimi.


4 Mayıs 2009 Pazartesi

Gökyüzü ağlıyor bugün

Gökyüzü ağlıyor bugün; heryer sessiz...
Benim gibi kederli; dünya ağlıyor bugün...
Yaşlar doluyor gözüme de akamıyor bir türlü;
Gökyüzü akıtıyor benim yerime...
Gökyüzü ağlıyor bugün; heryer karanlık...
Güneşi kaybetmiş; hasretlik var...
Sensizlik göğsümde bir ağırlık;
Gökyüzü taşıyor seni...





1 Mayıs 2009 Cuma

Hayaller...


Bir insanın uçmak hayali vardı. Kuşlar kadar özgür uçmak isterdi. Hayal ederdi gökyüzünde süzüldüğünü. Kirli dünyadan metrelerce yüksekte, saf gökyüzünde uçtuğunu görürdü her gece. Masmavi gökyüzünde tek başına huzur içinde uçtuğunu görürdü. Denizin üstüne geldiğinde yosun kokuları mest ederdi. Martılar gibi denizin tam üstünde uçardı.


Her gece durmadan aynı rüyayı görürdü; korkusuzca uçtuğunu. Bu hayal zamanla rüyalardan çıktı gününün her anına yayılmaya başladı. Her an kendini gökyüzüne hasret bakarken buluyordu. Gökyüzünde kendini görüyordu. Gördükçe hayalinin gerçekliğine inanmaya başladı. Gün geldi bu hayali gerçek yapmak istedi. Uçmak istedi. Nerde olduğu bilinmeyen bir deniz kenarındaki uçurumun en ucuna çıktı. Tertemiz havayı doldurdu ciğerlerinin son yerine kadar. Kollarını iki yana açıp tereddütsüzce bıraktı kendini.


Rüzgarı tüm vücudunda hissetti. Dünyaya yukarıdan baktı. dakikalar sürdü sadece yere düşmesi. O dakikalar saatler gibi geldi ona. Yapmak, hissetmek istediği herşeyi yaşadı. Özgürdü o dakikalarda, mutluydu. Hayali gerçek olmamıştı, kuşlar gibi sonsuz uçamamıştı; ama...

Ama kısacık da olsa gökyüzünün saflığına karışmıştı. Sonu gelmedi belki ama o yere mutlu düştü. Bir daha başka hiçbir hayalinin gerçekliğini test edemeyecekti belki; ama o bir hayalinin peşinden gitmişti. Bununla yaşamıştı son dakikalarını. Hayalini hayallerde bıraksaydı o kısacık dakikalarda tattığı mutluluğu hiç yaşayamayacaktı.


Hayattaki o ince çizginin bir tarafını seçti; sonu olmasa da hayallerde yaşamak. Diğer kısmı; gerçekleşemeyecek hayallerin peşinden gidilmez, onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Hayat hayallerle vardı. Hayaller gerçek olamayacak olsalar da yaşanmalıydı. Sonu olmasa da her hayal yaşanmalıydı sonuna kadar. Tek bir söz gerçekti:


"Hayallerinin peşinden git; bir gün gerçek olduklarını görürsün!"