31 Mayıs 2009 Pazar

Vazgeçme


" Ah, ah öyle mutluyum ki! Hiç bu kadar mutlu olmamıştım. Ey dağlar taşlar duyun hepiniz bu kimilerine göre körpe kimilerine göre daha küçücük çocuk kız aşık oldu. Duyun duyun en mutlu gününe şahit olun. Kalbinin sesine kulak verin hepiniz. Sen güzel güvercin git haber uçur herkese, haykırarak söyle. Anlat herkese. Hayatının anlamını bulmuş de. Gözlerimden oku resmini de herkese tanıt o güzel insanı. Heyyy..."

desem birgün. Bu duyguları yaşasam birgün; ama ya baştan bitmek zorunda olan bir aşk olursa bu? Ya sonsuza kadar acı verecek bir sevgi olursa. Kopmak istedikçe, uzaklaşmak unutmak istedikçe bir kene misali yapışırsa kalbime? Üstelik emerse kanımı hiç farkettirmeden yavaş yavaş? O zaman hâla ilk anki gibi haykırmak ister miyim aşkımı? Devam eder miyim sevgimden mutlu olmaya? Heran aklıma geldikçe gözlerimin dolmasına ne kadar katlanabilirim acaba? Haykıra haykıra ağlamak isterken susmuş halimin sıkıntısına ne kadar katlanabilirim acaba? Düşünüyorum da...

Kendimi tuzağa düşürmek için ne kadar kurnazca sorular sorarsam sorayım biliyorum cevap değişmeyecek. "Evet devam ederim herşeye ilk anki gibi". Hatta biliyorum, hissediyorum her geçen gün hatta dakika o ilk an kendini ikiye katlayacak. Geçen her günün ardından daha da büyük bir sevgi hissedeceğim. Kalbimin hacmi de artmak zorunda kalıcak, biliyorum. Şimdi ya acılar? diye soruyor aklım kalbime. Evet, acılar... Acısız aşk var mıki şu dünyada? Ne Ferhat' ın Şirin' e duyduğu ne de Mecnun' un Leyla' ya duyduğu aşk acısızdı. Acılar değil midir aslında sevgiyi güçlendiren? Kaybetme korkusunu yaşamazsan eğer sıkıca bağlanır mısın hiç? En sevdiklerimiz hep kaybetmekten en çok korktuklarımız değil midir? Tabi geçilmemesi gereken bir nokta varki o da en büyük çelişkileri içinde barındıran "karşılıksız aşk". İşte bence bu aşkta en zor konu. Hiçbir zaman o kalbindeki en temiz duygulara karşılık bulamayacağını bile bile sevmeye ne kadar dayanabilir insan? Sevgisinin içinde engellenemez şekilde büyüdüğünü görüp de durduramayan aşık ne yapabilirki sessizce ağlamaktan başka? Suçlayabileceği tek kişi de kendisi olunca ne yapabilir ki insan? İlk aşık olduğunu anladığında hissettiği tarifi olmayan duyguyu bir anda yok eden acı gerçekller karşısında ne yapabilir? Herkes gibi hiçbir şeyden habersiz severken vazgeçmek zorunda bırakılmayı nasıl kaldırabilir ki? Vazgeçmek istese de yapabilir miki? Sevdiğini karşısında görüp de ona sadece bir adım uzaktayken kalbinin kanayan yaralarını hissederse ne yapabilirki? Yüzünde sahte bir gülümseme içinde ağlayan bir aşk varken, onu bu kadar sevip de sevilemezse...

Yine de sevmek güzeldir. Sevmek eylemi bu dünyada varsa bu her insan için vardır. Hiç kimse yoktur ki sevmemekle cezalandırılsın. Kimseyi sevmiyorum diyenler bile kendilerini seviyorlardır en kötü ihtimal. Ne olursa olsun sevmekten vazgeçmemeli insan. Vazgeçmek insanın kendisine yaptığı en büyük haksızlıktır. Ve bu haksızlığı kimse haketmez öyle bu dünyada. Eğer birini sevmişse insan o sevgiden vazgeçmemeli hiçbir zaman. Zamanla o sevgi belki boyut değiştirip sadece bir dost sevgisine döner ya da hep öyle aşk kalır küllenerek belki biraz; ama hep "sevgi" olarak kalmalı yürekte. O en temiz duyguyu yakalamışken kaybetmemeli insan. Ne olursa olsun; ne yaşanırsa yaşansın vazgeçmemeli insan!...

Ne de olsa gül kanasa da dikenleri olsa da hep güzel değil midir?

29 Mayıs 2009 Cuma

Dedeme mektup


Ah dedeciğim ah!

Neredesin? Keşke yanımda olsan. Belki de en çok sana ihtiyacım var. Şimdi sana yazıyorum bu mektubu belki bir şekilde ulaşır o gidilmez diyara, belki...

İki çift resmin var elimde siyah beyaz. Gülüyorsun o kadar acıya rağmen. Ben de sana mı çektim ki acaba? Ne kadar acı çekse de içinde bırakan ben sana mı benziyorum... Bu torununu üzüyorlar be dedecim. Sen olsan kimse cesaret edebilir miydi acaba bunu yapmaya? Çok canım acıyor be dedecim. Hani şuramda öyle büyük bir ağırlık var ki; taşıyamıyorum. Neden gittin dedeciğim; neden? Kucağında oturup da gençlik hikayelerini dinlemeyi ne çok isterdim. Bana nasıl aşık olduğunu anlatırdın belki. Ah dedeciğim beyaz saçlarınla oynamak isterdim. Bayramlarda sana kavuşmanın sevincini tatmak isterdim; ama sen yoktun hiç. Yokluğunun burukluğunda yaşadım tüm bayramlarımı.

Şimdi kocaman bir kız oldum dedecim. Öyle büyüdüm ki acıyı öğrettiler bana. Sen olsan engel olurdun birden büyük yıkımlara uğramama. Ne çocukluğumu ne de genç kızlığımı göremedin be dedeciğim. Annemle mezarına gittiğimizde annem size torunlarını getirdim demişti. Geldiğimizi hissedermişsiniz, annem öyle söylemişti. Küçüktüm daha. Ben de başladım sana kendimi anlatmaya. Çocuk saflığıyla anlattım sana dedim bak dede ben geldim. Beni duydun mu dedeciğim? Geldiğimi gerçekten hissettin mi? Mutlu olurmuşsunuz biz gelince annem öyle derdi. Ben de seni mutlu edeceğim diye dedim dedeciğim bak ben senin torunun, sana çiçekler getirdim. Bak kocaman oldum ben. Kardeşim de burda... Mutlu oldun mu gerçekten?

Annem hep dedene benziyorsun sen der. Sahi benziyorum sana dedeciğim. Ailede tek çıkıntı gibiyim, sana benziyorum sadece. Hani küçükken çocuklar dedelerine gittikleri zamanları özendire özendire anlatırlar ya ben hep dinlerdim. Dedelerinin bahçelerine gidip erikler kayısılar toplayanları dinlerdim hep, senle hayaller kurararak. Ama ben de seni anlatırdım biliyor musun? Beni tanımıyorsun ki diyebilirsin belki ama anlatırdım. Anneme anlattırırdım seni sonra orda dinlediklerimi o çocuklara. Onlarda özenirlerdi. Belki de seni tanımasam da bu kadar sevmeme özenirlerdi. Annem seni çok seviyor dedeciğim. Benim sevgim de ordan heralde. O küçükken bir bakkalın varmış heralde. Ona akşamları çikolata getirirmişsin, o da çok mutlu olurmuş. Onu omuzlarına alıp oynamana bayılırmış. Seni her anlattığında gözleri doluyor dedeciğim.

Seni hep özlemle anıyorum dedeciğim. Arkanda bıraktığın o siyah beyaz resimler çok şey anlatıyor aslında. Küçük bir kağıt parçası belki ama gzönlümde çok izler bırakıyor. Dayılarım da sana çok benziyor dedeciğim. Hele yaşlandıkça sana daha çok benziyorlar. Onlara bakmak sana bakmak gibi belki onlara olan sevgimin çoktanlığındandır sana bu kadar büyük sevgim. Ondan ya da bundan bir önemi yok aslında. Seni çok özlüyorum dedeciğim, hiç kavuşmamış olsa da insan hiç tanımamış olsa da özlüyor işte. Annemde bıraktığın anıların bende artık. Benden de çocuklarıma geçecek artık. Sana ulaşmak zor ama ruhunu, varlığını hissediyorum bazen. Hani bebekken dedeler için torunları vazgeçilmezdir ya hani onlarla yatar onlarla kalkarlar; keşke sen de yaşayabilseydin. Anneanneme de söyle ona daha çok kızgınım. Sen yoktun bari o olsaydı. Üstelik beni görmeye o kadar da yaklaşmışken. Ah dedeciğim diyeceksin hani kocaman kızdın küçük bir kızdan farkın yok. Seninle yaşayamadığım çocukluğumu yaşıyorum işte. Nazlı bir torun gibi davranıyorum sana. İçimde bir yerlerde öyle hoşuma gidiyor ki bu davranış. Hani içindeki çocuk dedikleri bu olsa gerek.

İşte dedeciğim böyle. İlkokulda mektup ve kartpostal yazmayı öğrendiğimizde bayram kartpostalı yazın demişlerdi bize. Ben sana yazamamıştım. Keşke yazabilseydim diye çok düşünmüştüm ama olmamıştı; olamamıştı işte. Şimdi bu mektup belki o kuytu köşelerde kalmış çocuğu mutlu eder. Belki sen de hissedersin bunu da mutlu olursun.

Siyah beyaz fotoğraflardan yüreğime akan dedeciğime...


27 Mayıs 2009 Çarşamba

Rüzgârdan savrulan yağmur tanelerinin arasından süzülen kızıl ışık... Dağların arasından batıyor yavaş yavaş güneş. Öyle büyük bir sessizlik var ki... Rüzgârın sesine karışmış yağmur sesine saygıdan susmuş dünya. Sessizce izlediğim araba camında bir leke. Yağmura rağmen geçmiyor, tıpkı kalbimdeki yaralar gibi. Binlerce iyiliğe rağmen kalıyor orada. Kirlilik temizleniyor; mutluluk olmalı asıl düşünce; ama... Ama herkes çok önemlilerini, kıymetlilerini kaybettiğini düşünüp kederleniyor. Ağlıyor, hıçkırıklarla bazen sessizce döküyor gözyaşlarını kimselere göstermeden. Korkulardan arınmak bile çok ağır geliyor. En büyük kötülükler bile hayatta bir yerlerde mutluluklara sebep olmuş gibi hissediyor bu insanoğlu; ama yanılıyor... Kötülükler öyle sinsi ki... En zayıf anında yakalayıp bir vampir gibi emiyor tüm kanını insanların. Hayat sevinçlerini de alıyor ellerinden.

22 Mayıs 2009 Cuma

Geç kalmış teşekkürler

Biraz geç kalmış bir teşekkür belki bu. Ama hep geç olsun da güç olmasın derler. Hayatta her dakika teşekkürü hakedecek insanlar çıkabilir insanın karşısına. Ama anlık olaylarda olur bu. otobüse binersiniz mesela sizin yerinize kart basacak biri çıkar, zor bir durumdan kurtarır sizi. Teşekkürler edersiniz o insana. Ya da çok yorulduğunuzu farkeden biri oturmanız için yer verebilir. Gözyaşınızı farkedip de silmeniz için mendil uzatanlarla karşılaşabilirsiniz. Elleriniz doluyken apartman kapısını size açan biri çıkabilir karşınıza. Bir daha hayat boyu hiç karşılaşmayacağınız biri size banka sırasını verebilir. Karşıdan karşıya geçerken arabanın biri durup size yol verebilir. Kaybolduğunuzu düşündüğünüz bir anda karşınıza biri çıkıp yolu size anlatabilir. Ya da ayakta duramayacak bir haldeyken bir araba yanınızda durup gideceğiniz yere kadar bırakabilir. Tüm bunları yapanlar teşekkürü hak edenlerdir. Ama sadece bir kereliktir. Hayatınız boyu çok enderdir karşılaşmanız o insanlarla. Peki ya hayatınızda hep olanlar...

Benim asıl teşekkür etmek istediklerim onlar. Aileye yanında olduğu için teşekkür etmek çok klasiktir; etmeseniz de herkes bilir bu teşekkürü. Aile kadar önemli başkaları da var hayatımızda. Eş dost kavramı var ya işte onlar benim teşekkürü en çok hakeden insanlarım. Arkadaşlarım... En zor anlarımda beni yalnız bırakmayan derdime ortak olan insanlarım. Ne kadar kötülük yapsam da benden ayrılmayanlar, bana hep yakın olanlar. En sıkıcı dertlerimi bile sonuna kadar dinleyenler. Hayatımda kararlar alırken destek olanlar. Yanlışı yaptığımda hiç tereddüt etmeden beni engeleyenler. Üzülmeyeyim diye ellerinden geleni yapanlar. Azıcık suratımı asık görseler hemen sorgulayanlar. Güldürmek için ellerinden geleni yapanlar onlar. Hayatımın en zor dönemimde hep destek olanlar. Bir anımı bile yalnız geçirip üzülmemi engelleyenler onlar. En çok teşekkürü hakedenler onlar. Bana katlanabildikleri için bile birer altın madalya vermek lazım onlara. Böyle zor bir insanla nasıl başedileceğini bilmeleri bile onları çoktan uzman ediyor. Hayatımın temel taşları sizlere bin kere teşekkürler. Olmasanız hap vermekten başka birşeyden anlamayan doktorlara gitmek zorunda kalıp; belki o boş depresyon haplarıyla vücuduma çoktan zarar vermeye başlamış olacaktım; sayenizde daha çok yaşayacağım ;)

Biri daha var elbet. Onun yeri çok daha ayrı. Farklı demek daha doğru belki. Ona teşekkür etmek çok büyük bir çelişki hayatımda. En zor dönemimi geçirmeme sebep olan insan aynı zamanda en mutlu zamanlarımı da geçirmeme sebep. Çok büyük bir ikilem bu hayatımda. Ama ona çok büyük teşekkürler. Ne de olsa beni üzmek istemedi o da. Hayattı o zor dönemin sebebi belki. Zordu ama yaşanması gerekliydi belki. Yoksa sevmeyi nasıl öğrenecekti de olgunlaşacaktı bu insan. Nasıl olacaktı da kalbinde kelebekler uçuştuğunu anlayacaktı. Aynı zamanda nasıl olacaktı da aşkın nasıl bir acıya sebep olduğunu kavrayacaktı. Hayatta herkesin aradığı o güzel duyguyu, aşkı, nasıl olcaktı da tecrübe edecekti. Edemezdi elbet. Tabi ortada farklı bir neden daha vardı teşekkürü bu kadar hakediyor olmasında. O en yakınımda şimdi. Beni en zor zamanlarımda bile yalnız bırakmayan canım arkadaşlarım kadar yakın bana. İşte bu da o zor dönemin yaşanması gerektiğinin başka bir kanıtı.

Geç kalınmış teşekkürler bunlar belki ama edlmesi gerekenlerdi. Ömrümün sonuna kadar da durmadan edeceğim teşekkürler. Bir gün gelip de bu dünyadan göç ettiğimde yüreğimi huzra erdirecek teşekkürler; onu hak eden insanlar...

Ben sana küstüm İstanbul

Ben sana küstüm İstanbul
Sen kaybettirtin bana en sevdiklerimi
O sakladığın karanlık yüzüne kurban ettim ruhumu
Herkesin sevgilisisin gûya
Herkese mutluluk saçıyorsun ya
Yalan, yalan
Sen mutsuzluktan başka birşey vermiyorsun
Kandırmaktan başka işe yaramıyorsun da
Oysa sana bakmak en huzur verici şeydi
Oysa seni sevmek hayatımın en mutlu şeyiydi
Ama sen tüm umutlarımı boşa çıkardın
Çırılçıplak kaldım utancımdan kızarmış
Sen yaptın hepsini, sen
Kimse inanmasın duysun beni
Kanmasın benim gibi o saf gözüken maviliğine
Hele maviyle yeşilin birleştiğine
Hele ona hiç kanmasınlar
Ne harap hâle getirdiğini görsünler
Haykırıyorum bu mısralardan
Duyun beni sakın ha sakın
İstanbul ne oyunlar çevirir de kanmayın sakın
O ne güzel saklar hain yönünü
Martıları ve boğazı öyle süsleyerek sunarki...
En sevdiğimdin benim
Sevdiğimin aynası derdim sana
Ama yalansın işte yalan
Tarihten bozma evlerin arkasına saklanmış
Yeni dünyanın sahtekârlığını almış
Denizi bile maviliğini kaybetmiş bir yalan
Sen en sevdiğimdin şimdi...
Yine de söyleyemiyorum işte
Diyemiyorum senden...
Ey İstanbul!
Ben sana küstüm


21 Mayıs 2009 Perşembe

Ruhumdaki gece

Yağmur yağıyor... Rüzgârdan dağılmaya başlamış bulutların arasından bembeyaz yüzünü gösteriyor dolunay. Geceye hakim olmak amacı, çırpınıyor. Rüzgârın sesi kulaklarımda. Bir ritmi var, hafif ama anlamlı. Biraz musuki tarzı, hüzün taşıyor. Gecenin göz kırpışlarını görüyorum. Korkmuyorum ondan. En büyük düşman denen karanlık dostum benim. Sırdaşım, belki derdimin tek ortağı. Baykuşlar ötüyor. Ağaç kavuklarında parlayan gözleri geceye ışık katıyor korku yerine. Sessizliği bozuşları yalnızlıktan korkuları. Bir cam kenarından izliyorum yarasaların kör gözlere rağmen hiç çarpmadan uçuşlarını.

Gök gürlüyor. Şimşekler aydınlatıyor bir anda tüm gökyüzünü, bazen yıldırımlar düşüyor. Yağmurun huzurlu sesi yükseliyor aralarından. Artık birşeylerin eksikliğini hissetmeye başlıyorum. Üşüyorum. Ellerim buz gibi, yüreğimin soğukluğu vurmuş sanki. Yaz yağmurları bu kadar soğuk olur muyduki? Yüreğim başka bir yüreğe muhtaç sanki. O'nun sıcaklığını arıyor parmaklarım. Sarıp sarmalayacak bir yürek arıyor. Bulmuş belki ama yanında bulamıyor. Aranıyor, aranıyor...

Penceremin karşındaki evler ağlıyor sanki halime. Ahşaptan yapılmış bir tarih taşıyan ruhları maziden benzer hikayeler anlatıyorlar usulca. Yavaş yavaş tüm hüznü yaşayarak. Yaşanmış hayatları tekrar yaşıyorlar içlerinde. Yağmurdan ıslanmış yürekleri sağlamlaştırmış temellerini. Yıkmak isteyenlere böyle direniyorlar. Bir ana şevkatiyle kucakladıklarını hissediyorum. Ruhumu teslim ediyorum ellerine biraz huzura kavuşabilmek adına. Bu sefer o ahşap evler oluyorum penceremdeki yansımamı izleyen. Yağmur tanelerinden buğulanmış camın arkasında bulanık bir gölgeyim gözlerimde. Hüzünle bakan hayata. Dizlerini kırıp oturmuş, üşümüş. Yalnızlığını yansıtan yüzüne.

Sabah oluyor artık. Ay parlaklığını kaybetmeye başlarken, güneş dağların arkasından yüzünü göstermeye başlıyor. Ufukta ince kızıl çizgiler oluşturarak doğuyor ağır ağır. Bulutları delip geçme savaşı ona geçiyor artık. Her ışınla bir kuş cıvıldaması çıkıyor ortaya. Yağmur duruyor. Penceremi açıyorum. Sabahın o mis kokusuna nemli toprak kokusu katılmış. Ciğerlerime kadar soluyorum. Egzos dumanlarıyla kirlenmemiş havayı hissediyorum tüm bedenimde. Kalabalık ama yalnız dünya uyanıyor yavaş yavaş. Uzaktan bir tren sesi geliyor gökyüzünü delen gürültüsüyle. Bir vapur geçiyor boğazdan. Martıların bağırışları dolduruyor kulaklarımı. Yalan dünyaya hazırlanıyorum ben de her sabahki gibi. Ne çok insan ama yalnız hepsi; benim gibi. Konuşan her dakika ama aslında tek gerçek kelime etmeyen. Ruhunu bir ahşap eve bırakabilen bedeninden ayrılmak için. Var ama yok olan ben bir günü daha geçiriyorum. Aynı hep aynı. Gece de gündüz de. Yalnızlık tek gerçeklik.

Yalnızlığım seni özledim

En çok seni özledim yalnızlığım
Sahilde dalga seslerini tek başıma dinlemeyi
Tek başıma bir kaya parçasına ilişmeyi
Sadece dinlemeyi özledim
Bir şelaleden akan suyun şırıltısını duymayı
Hiçbir acı hissetmeden sadece huzur içinde nefes almayı
Yağmurun kokusunu doya doya duymayı
Yalnızca kendim olmayı özledim
Çok olmasa da mutluluğu yaşamayı
Belki özgür olmayı; belki bencil olmayı
Kendimi özledim çok
Çocukluğumdaki kadar saf yaşamayı
Temiz, tertemiz...
Belki sadece yaşamayı özledim
Ama en çok seni özledim; yalnızlığım

19 Mayıs 2009 Salı

İlk aşk

Şimdi ben oldum yeniden
Kaçıncı kez yitirdiğim bulduğum
Kardeşim kadar eski bir sokakta seni gördüm

Anladım artık beyaz bir vapurdur aşk
Makine dairesinde söylemediğimiz sözler
Uyutmaz yolcuları sabaha kadar

Seni mi gördüm, çözüldüm geçmiş gibi
Bir karanfil açmış gibi yakamda
Kokladım yalnızlığımı, acıdım kendime sana
Zamanın üzümleri hep şarap olmuş

İlk aşkım deli aşkım bana çare bul, kendine çare bul
Bağlandı elim kolum neyleyim
İlk aşkım deli aşkım bana çare bul, kendine çare bul
Gel çöz beni azat et benden
Bu dünya naylon, anlamak güç
Bırak yıkasın içimizi geçmiş


(Ezgi'nin Günlüğü)

17 Mayıs 2009 Pazar

Fairytale

Years ago, when I was younger
I kinda liked a girl I knew
She was mine and we were sweethearts
That was then, but then it’s true

I’m in love with a fairytale
Even though it hurts
‘Cause I don’t care if I lose my mind
I’m already cursed

Every day we started fighting
Every night we fell in love
No one else could make me sadder
But no one else could lift me high above

I don’t know what I was doing
When suddenly, we fell apart
Nowadays, I cannot find her
But when I do, we’ll get a brand new start

I’m in love with a fairytale
Even though it hurts
‘Cause I don’t care if I lose my mind
I’m already cursed

She’s a fairytale, yeah…
Even though it hurts
‘Cause I don’t care if I lose my mind
I’m already cursed

15 Mayıs 2009 Cuma

Fırtınam


Öyle büyük bir fırtınaya kapılmışım ki ne önümü ne arkamı göremiyorum. Dümenim sende, nereye dersen oradayım. Fırtınadan kurtaracak da sensin, batmama neden olacak da. Fırtınaya sebep olan da sensin aslında. Durgun hayatıma heyecan katan belki fazladan da biraz korku; herşeyi kaybetme korkusu. Dalgaları hissetmek de güzel aslında. Bir oraya bir buraya savuran ama üstte tutmaya çalışan hep. Yelkenlerim yeter mi rüzgârı kullanmaya yoksa düşmanım olmasına mı neden olur fırtınanın bilmem. Dümende sen varsın. Tüm yetkiler sende. Bir gemiyi karaya çıkarmak elinde, yapmak istersen. Denizin tuzlu sularındaki koca koca dalgaları sevse de korkmuş bu gemiyi düzlüğe sen çıkarabilirsin ancak. Dümeni bir sağa ya da sola çevirsen yeter belki. Mutluluğu sonsuz yakalaması kolay bir görev aslında; ama istersen işte. O dümene korkmadan yaklaşabilirsen olmak istersen kurtarıcı. Fırtınaya egemen olmayı öğrenirsin belki sen de, korkusuzluğu, cesareti yaşarsın belki. Bir geminin kaptanı olmayı tecrübe eder belki vazgeçemezsin de... Şimdi söyle bana destek arayan bu gemiye olacak mısın kaptan? Dümenine geçip rotasını karaya çevirecek misin? Fırtınaya dalacak mısın? Ama çabuk karar ver; dalgalar korkutmaya başladılar, suyun üstünde tutmaktan vazgeçiyor gibiler, onlar sıkılmadan sen kurtar beni. Hadi dümenim seni bekliyor, gel de kurtulalım şu amansız fırtınadan. Güneşi görür gibiyim, bulutlar dağılıyor yavaştan. Fırtınayı birlikte dindirelim, sebebi olduğun fırtınamı sen dağıt, korkusuzca yaşamayı öğrenelim. Güneşe beraber ulaşalım, bir kara parçasında...

14 Mayıs 2009 Perşembe

Tam zamanı

Bir yara merhemin buldu günde
Onun yerinde sonra yeşerdi çiçekler
Bir uzak masal ülkesinden
Koklamaya gelecekler
Uykudan uyandığın andır bu
Ne müthiş ve tuhaf bir randevu

Ne gece bilir ne güneş ne de gün
Yüreğimdeki harmanı
Ne yarın ne dün olur ille bugün
Aşık olmanın tam zamanı
Ne deniz duyar ne balık ne yosun
Yüreğimdeki harmanı
Ne yarın ne dün olur ille bugün
Aşık olmanın tam zamanı

Gizemli bir şarkıyı söyler gözlerim
Birer inci tanesi gibi asil ve derin
En mahrem sırrını verirken
Mavi rüyalar ülkesinden
Uykuya tam daldığım andır bu

Ne müthiş ve tuhaf bir randevu
Ne gece bilir ne güneş ne de gün
Yüreğimdeki harmanı
Ne yarın ne dün olur ille bugün
Aşık olmanın tam zamanı
Ne deniz duyar ne balık ne yosun
Yüreğimdeki harmanı
Ne yarın ne dün olur ille bugün
Aşık olmanın tam zamanı


(İncesaz)
Bir nefeslik sevdamsın...
Alıp da veremediğim,
İçimde kalan sigara dumanı gibi bazense bir egzoz...
Kavgamsın bitmek bilmeyen...
Bağırıp çağırıp sonuçlara ulaşmayan
Saatlerce sonuç arayıp da bulunamayan
Bir yara gibi kapanmayan
Dışlanmış ama bedenime bağlı sıkı sıkı
Bir parçası ayrılmaz bir parça...

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Bir İstanbul masalı...





Fotoğraf: İrfan Kızılkaya
Karanlık, rüzgâr, sessizlik ve yanlızlık...
Ama yağmur...
Herşeye değen; bir tanesi mutluğu veren yağmur...
Yine de umutsuzluk; yine de yalnızlık...
Hep eksiklik, hep bir arayış...
Ama gökkuşağı...
Yağmuru güneşe ulaştıran rengarenk yol...
Mutluluk kaynağı gökkuşağı...
Yine de özleyiş; yine de pişmanlık...
Ama hayat...
Yaşanası hayat...
Belki acılarla, hasretle; belki tarifsiz sevinçle heyecanla dolu...
Lûtfedilmiş hayat...
Herşeye rağmen bitmeyen, durmadan akan hayat...


11 Mayıs 2009 Pazartesi

"Bir varmış...
Oooo piti piti piti karamela sepeti....
Portakalı soydum başucuma koydum...
Ama önce ben sobeledim...
Olmaz ki böyle can tutamazsın...
Burdan sonrası dahil değil...
Gooolll...
Fış fış kayıkçı...
Beşikten nasıl da yedi...
İn de biraz ben süreyim...
Olmaz vermem, bu benim hediyem...
Kim anne olacak?...
Hışşş bebek uyuyor...
Oynayanlar avucuma bir mum diksin...
Al bak çay yaptım...
Ve Hagi geliyor, bir çalım atıyor ve...
Oğlum bak bunun kapıları da açılıyor...
Uçak uçak iki kanatlı...
Seni anneme söylicemmm...
Baba ilk o vurdu ama...
Elma attım denize geliyor yüze yüze...
İstop...
Bir pisi pisi iki pisi pisi...
Hayır ama siz çok güçlü oldunuz...
Basmadım ki çizgiye...
Üçdörtbeş altıyedisekiz dokuz dokuz...
Kaleye hep ben geçiyorum ama...
Anneee bu bana vurdu...
Vermem işte bu benimmm...
Kornana tekrar bassana...
Benim babam senin babanı döverrr...
Çatlak patlak yusyuvarlak...
Daha hızlı daha hızlı salla...
Önce ben kayıcam...
Hadi yakan top oynayalım...
Don ateş...
Sağım solum ebe sobe...
Çanak çömlek patladı...
Gölgelerin gücü adına...
Bir yokmuş..."



Saf, temiz duygularla, cıvıl cıvıl çocuk seslerinden dökülüyor bu kelimeler...
Azıcık hava ısınsın hiç acımadan dışarı atan kendini, kötülük nedir bilmeden eğlenmeye bakan sadece...
Küçücük yüreklerinde kocaman sevgiler barındıran bir o kadar da acıya alışabilen...
Çocuk, çocukluk...
Ne güzel şeydir hayata kaygısız bakabilmek...

10 Mayıs 2009 Pazar

Dudaktan Kalbe

Geçiyor yıllar acımasızca
Hüzün, sevinç, heyecan
Yaşatıyor hepsini ardından

Kaybedip bulduruyor
Üzüp sevindiriyor
Kırıp yapıştırıyor
Kalbi her dakika

Yaşadıkların kalbinde
Umutlar gözlerinde
Ölüm dudaklarında
Bitiyor her dakika

Artık sonu geldiğinde
Kapanıyor birden
Umut yok
Anı yok
Soğuk; sonsuz soğuk
Dudaktan kalbe



Karanlık ve rüzgar

Karanlık ve yalnızlık
Soğuk ve rüzgar
Umut ve umutsuzluk bir arada

Dışarıda rüzgar uğulduyor
Köpekler adeta ritim tutuyor
Karanlık basıyor giderek
Yalnızlık; yalnızlığım büyüyor içimde

Düşünmek seni yetmiyor bazen
Karanlık giderek büyüyor
Sorular kalbimi sıkıştırıyor
Binbir türlü senaryo çıkıyor
Açılmak sana, duygularımı söylemek
Delikanlı olmak karşında
Seviyorum be seni demek korkusuzca

Yalnızlık büyüyor içimde
Bir ışık olsa, bir ipucu
Durmam bir dakika
Yöntemler, dolaylı yöntemler
Ben açılsam sana; ama
Sen sadece beni seviyorsan

Anlayabilsen ne dediğimi
Ne anlatmak istediğimi
Ve tutsan kolumu
Hiç bırakmasan gitmeye çalışırken ben
Ama ne demeli...

Soğuk kalbime işliyor
Yalnızlığım yardım ediyor
Aşkım savaşıyor ama
Biliyorum yenilecek eğer...

Karanlık ve rüzgar
Herşey bitti
Buraya kadar.


8 Mayıs 2009 Cuma


Bir yanda denizin saf kokusu, diğer yanda birbirine karışmış mazot kokuları. Durgun ve sessiz denize inat yollar kaynıyor adeta. Tüm gün çalışmaktan yorulmuş motor seslerine korna sesleri ekleniyor. Herkes kendi derdine düşmüş; hayat hızlı akıyor. Bir yanda suskunluk diğer yanda taşkınlık var. Geçip giden bir hayatı diğeri izliyor, durmadan akıyor. Yağmurun o ıslığa benzer sesi kayboluyor. Huzru yayan herşey bir bir susturuluyor. Deniz küsmüş sessiz akıyor, yağmur da eşlik ediyor bu sükûta. Bir yanda saflık diğer yan da bozulmuşluk var.



Korkusuzca, hiç çekinmeden bakabilsem sana bir kere de olsa...
Ne düşünürsün diye bir kere bile aklımdan geçirmeden, üzüntüyü hiç düşünmeden gözlerini hissedebilsem...
Kalbinde ben olduğumu, bana bakarken sadece beni düşündüğünü hissedebilsem bir an da olsa...
Ellerinin sıcaklığını duyabilsem, üşümüş ellerimi ısıtsan...
Sevgimi son damlasına kadar hissedebilsen bir kerecik olsa...
Beni alsan yanına, temiz ruhundan birşeyler katsan...
Bir kerecik olsun seni seviyorum desen; içten kalbinden bir sesle...
Korkmasam hiç, sarılsam sana...
Bir kerecik olsun haykırsam sana sevgimi...
Rahat olsam, seni kaybetmekten korkmasam hiç...
Hep yanımda olacağına inandırsan, hiç bırakmasan beni,hiç...
Yüreğimdeki ateşin kıvılcımları senin yüreğini de yaksa...
Hiç bitmese o an; hep yanında olsam sıcaklığınla...
Olsa keşke imkansızlar gerçek olsa...


5 Mayıs 2009 Salı

Akıtamadığım gözyaşım olmuşsun gözümde; söndüremedeğim yangınlarım olmuşsun yüreğimde... Hayatımın her anında bitmeyenler olmuşsun; bitmeyen arayışlar, bekleyişler, özlemler... Kalp atışlarım olmuşsun; heyecanlanıp duracakmış gibi atan kalp atışlarım... Acım olmuşsun dindiremediğim; kabuk bağlatıp iyileştiremediğim yaram olmuşsun... İçimdeki çocuk olmuşsun mantıklı düşündürtmeyen; yanlış olduğunu bilse de sonuna kadar götürten... Yaşamım olmuşsun damarlarımdaki kandan ruhumdaki huzra kadar... İçtiğim su, yediğim ekmek olmuşsun... Gözlerim olmuşsun; hayata sen gibi bakar olmuşum sen yokken kör olan gözlerle... Soluduğum hava olmuşsun zehirde olsa içime çektiğim... Var oluşum kadar yokluğum da olmuşsun; kaybolmaya yüz tutmuş hayatım...



Özlüyorum, hem de öyle çok özlüyorum ki seni...

Yanındayken bile hasret çekiyor yüreğim, dakikalar, saatler yetmiyor; sana doyamıyorum. Çok mu seviyorum acaba, yoksa özlemim sana kavuşamamaktan mıdır?

Seviyorum...

Kalbim eskisi kadar küçük değil artık; kalıbı dar geliyor. Heyecandan artan atışlar ciğerlerimi zorluyor.

Heyecanlanıyorum...

Seni görmek, sesini duymak, bazense sadece adını duymak bir cümle içinde öyle heyecanlandırıyor ki beni, tutamıyorum kendimi.


4 Mayıs 2009 Pazartesi

Gökyüzü ağlıyor bugün

Gökyüzü ağlıyor bugün; heryer sessiz...
Benim gibi kederli; dünya ağlıyor bugün...
Yaşlar doluyor gözüme de akamıyor bir türlü;
Gökyüzü akıtıyor benim yerime...
Gökyüzü ağlıyor bugün; heryer karanlık...
Güneşi kaybetmiş; hasretlik var...
Sensizlik göğsümde bir ağırlık;
Gökyüzü taşıyor seni...





1 Mayıs 2009 Cuma

Hayaller...


Bir insanın uçmak hayali vardı. Kuşlar kadar özgür uçmak isterdi. Hayal ederdi gökyüzünde süzüldüğünü. Kirli dünyadan metrelerce yüksekte, saf gökyüzünde uçtuğunu görürdü her gece. Masmavi gökyüzünde tek başına huzur içinde uçtuğunu görürdü. Denizin üstüne geldiğinde yosun kokuları mest ederdi. Martılar gibi denizin tam üstünde uçardı.


Her gece durmadan aynı rüyayı görürdü; korkusuzca uçtuğunu. Bu hayal zamanla rüyalardan çıktı gününün her anına yayılmaya başladı. Her an kendini gökyüzüne hasret bakarken buluyordu. Gökyüzünde kendini görüyordu. Gördükçe hayalinin gerçekliğine inanmaya başladı. Gün geldi bu hayali gerçek yapmak istedi. Uçmak istedi. Nerde olduğu bilinmeyen bir deniz kenarındaki uçurumun en ucuna çıktı. Tertemiz havayı doldurdu ciğerlerinin son yerine kadar. Kollarını iki yana açıp tereddütsüzce bıraktı kendini.


Rüzgarı tüm vücudunda hissetti. Dünyaya yukarıdan baktı. dakikalar sürdü sadece yere düşmesi. O dakikalar saatler gibi geldi ona. Yapmak, hissetmek istediği herşeyi yaşadı. Özgürdü o dakikalarda, mutluydu. Hayali gerçek olmamıştı, kuşlar gibi sonsuz uçamamıştı; ama...

Ama kısacık da olsa gökyüzünün saflığına karışmıştı. Sonu gelmedi belki ama o yere mutlu düştü. Bir daha başka hiçbir hayalinin gerçekliğini test edemeyecekti belki; ama o bir hayalinin peşinden gitmişti. Bununla yaşamıştı son dakikalarını. Hayalini hayallerde bıraksaydı o kısacık dakikalarda tattığı mutluluğu hiç yaşayamayacaktı.


Hayattaki o ince çizginin bir tarafını seçti; sonu olmasa da hayallerde yaşamak. Diğer kısmı; gerçekleşemeyecek hayallerin peşinden gidilmez, onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Hayat hayallerle vardı. Hayaller gerçek olamayacak olsalar da yaşanmalıydı. Sonu olmasa da her hayal yaşanmalıydı sonuna kadar. Tek bir söz gerçekti:


"Hayallerinin peşinden git; bir gün gerçek olduklarını görürsün!"





Kolaydı Sevmek

Bu kadar kolay sandın anlaşılan sen sevmeyi
Ne vardı ki?
Bir kere seni sevdim demek yeterdi,
Sonra bir daha ne aramaya ne sormaya değerdi...

Hani yaşayamazdın bensiz,
Bakıyorum da bana soğuk mesajlar atacak
Ve beni üşütecek kadar hayattasın işte,
Ne oldu o günkü yürek ateşin?
Hangi rüzgâr serinletti seni?
Hangi yağmur söndürdü alevlerini?

Bu kadar basitti yani sevmek,
Ne vardı ki işte,
Gecenin büyüsüne kapılıp söylenecek kelimeler,
Ve verilecek sözler kadar kolaydı...

Oysaki ben gerçek sanmıştım senin bütün rüyalarını,
Anlaşılan sen uyandın!
Hiçbir şeye değmesen de;
Sana koskocaman bir günaydın!


Hakan Yandım

Hayatı ve Seni Sevmek

Hayat bazen güldü bana,
Bazen hiç anlam veremediğim kadar somurttu!

Aslında çoğu kez inanmamıştım atılan mutluluk yalanlarına;
Ama bu kadar acı da,
Fazla geldi ağlamaya alışkın olmayan yanaklarıma...

Neyse ki ben seviyordum seni ve hayatı aynı anda,
Belki büyük de bir sanattı bu;
Hayat insanlara sevmeyi
Ya da sevmek hayatı unutturuyordu çoğu zaman...
İkisi ayrı bir eziyet oluyordu yüreklere...
Hâlbuki Aşksız bir nefes almak;
Ya da hayatı sevmeden bir güne günaydın demek;
İkisi de eşit benim terazimde;
İkisi de hüzün
Ama ben hayata ve sana her gün koskocaman yolluyorum;
Hem güler yüzlü bir günaydın…
Hem de hüzün!

Hakan Yandım