21 Mayıs 2009 Perşembe

Ruhumdaki gece

Yağmur yağıyor... Rüzgârdan dağılmaya başlamış bulutların arasından bembeyaz yüzünü gösteriyor dolunay. Geceye hakim olmak amacı, çırpınıyor. Rüzgârın sesi kulaklarımda. Bir ritmi var, hafif ama anlamlı. Biraz musuki tarzı, hüzün taşıyor. Gecenin göz kırpışlarını görüyorum. Korkmuyorum ondan. En büyük düşman denen karanlık dostum benim. Sırdaşım, belki derdimin tek ortağı. Baykuşlar ötüyor. Ağaç kavuklarında parlayan gözleri geceye ışık katıyor korku yerine. Sessizliği bozuşları yalnızlıktan korkuları. Bir cam kenarından izliyorum yarasaların kör gözlere rağmen hiç çarpmadan uçuşlarını.

Gök gürlüyor. Şimşekler aydınlatıyor bir anda tüm gökyüzünü, bazen yıldırımlar düşüyor. Yağmurun huzurlu sesi yükseliyor aralarından. Artık birşeylerin eksikliğini hissetmeye başlıyorum. Üşüyorum. Ellerim buz gibi, yüreğimin soğukluğu vurmuş sanki. Yaz yağmurları bu kadar soğuk olur muyduki? Yüreğim başka bir yüreğe muhtaç sanki. O'nun sıcaklığını arıyor parmaklarım. Sarıp sarmalayacak bir yürek arıyor. Bulmuş belki ama yanında bulamıyor. Aranıyor, aranıyor...

Penceremin karşındaki evler ağlıyor sanki halime. Ahşaptan yapılmış bir tarih taşıyan ruhları maziden benzer hikayeler anlatıyorlar usulca. Yavaş yavaş tüm hüznü yaşayarak. Yaşanmış hayatları tekrar yaşıyorlar içlerinde. Yağmurdan ıslanmış yürekleri sağlamlaştırmış temellerini. Yıkmak isteyenlere böyle direniyorlar. Bir ana şevkatiyle kucakladıklarını hissediyorum. Ruhumu teslim ediyorum ellerine biraz huzura kavuşabilmek adına. Bu sefer o ahşap evler oluyorum penceremdeki yansımamı izleyen. Yağmur tanelerinden buğulanmış camın arkasında bulanık bir gölgeyim gözlerimde. Hüzünle bakan hayata. Dizlerini kırıp oturmuş, üşümüş. Yalnızlığını yansıtan yüzüne.

Sabah oluyor artık. Ay parlaklığını kaybetmeye başlarken, güneş dağların arkasından yüzünü göstermeye başlıyor. Ufukta ince kızıl çizgiler oluşturarak doğuyor ağır ağır. Bulutları delip geçme savaşı ona geçiyor artık. Her ışınla bir kuş cıvıldaması çıkıyor ortaya. Yağmur duruyor. Penceremi açıyorum. Sabahın o mis kokusuna nemli toprak kokusu katılmış. Ciğerlerime kadar soluyorum. Egzos dumanlarıyla kirlenmemiş havayı hissediyorum tüm bedenimde. Kalabalık ama yalnız dünya uyanıyor yavaş yavaş. Uzaktan bir tren sesi geliyor gökyüzünü delen gürültüsüyle. Bir vapur geçiyor boğazdan. Martıların bağırışları dolduruyor kulaklarımı. Yalan dünyaya hazırlanıyorum ben de her sabahki gibi. Ne çok insan ama yalnız hepsi; benim gibi. Konuşan her dakika ama aslında tek gerçek kelime etmeyen. Ruhunu bir ahşap eve bırakabilen bedeninden ayrılmak için. Var ama yok olan ben bir günü daha geçiriyorum. Aynı hep aynı. Gece de gündüz de. Yalnızlık tek gerçeklik.

0 yorum:

Yorum Gönder